19.07.2009

M Kuşağı Manifestosu

Bu yazıyı Umair Haque’ın The Generation M Manifesto başlıklı yazısından çevirdim. Yazının orijinali Harvard Business Publishing’de 8 Temmuz 2009′da yayımlanmıştır.
- – -

M Kuşağı Manifestosu

Dünyayı yöneten sevgili yaşlı insanlar, eski kafalar,

Benim kuşağım sizinle ilişkisini bitirmek istiyor.

Hergün, dünyayı anlayışımızda ve beklentilerimizde gittikçe büyüyen gibi fark görüyorum. Bu farkların çok köklü olduğu kanaatindeyim.

Bu yazının geri kalanını okuyun »

17.06.2009

İran Seçimleri Sonrası Ağlı-Bağlı Sosyal Medya Politikaları

noosphere

Görsel: The promise of noöpolitik

ABD hükümet yetkilileri, İran’daki tartışmalı seçimlerin ardından televizyon ve gazetelerde şaibeli seçim gibi kelimeler kullanmamaya özen gösteriyor. Ne de olsa başka devletin içişleri, mantıklı. Fakat sosyal medya ile izlenen strateji o kadar diplomatik değil, daha ağlı-bağlı, daha noöpolitik. Peki nedir bu noöpolitik?

Bu yazının geri kalanını okuyun »

07.06.2009

20 Yıl Sonra Tankların Önündeki Adam

Geçen gün Michael Mandiberg, Tiananmen Meydanı’nda 1989′da yapılan, 4 Haziran Olayı olarak da bilinen olaylı protesto gösterilerin 20. yılı anısına, dört yıl önce gerçekleştirdiği bir projenin detaylarını yayımladı. Hem genel olarak kopyalarla ilgilenmesi nedeniyle, hem de dünyada Çin dışında çok iyi tanınan, İnternet’te dolaşan çeşitli varyasyonları (1, 2, 3, 4) ile popülerliğini kaybetmeyen ancak Çin’de hem geleneksel medya hem de Google gibi şirketlerin de katkıda bulunduğu İnternet sansürü nedeniyle fazla bilinmeyen ve yayımlanması yasak olan bir fotoğrafın kopyasını Çin’deki kopya resim ve reprodüksiyon atölyelerinde yaptırıp yaptıramayacağına dair bir deney yapma motivasyonu ile bu tarihsel olayın anısını tekrar canlandırdı. Her bir resim, şirketler ile yapılan yazışmalardan yapılan alıntılar ile adlandırılmış.

3590757935_bcbc19e3d4
Tiananmen Meydanı: Adam ve beyaz lamba resmedilecek mi, edilmeyecek mi?

Bu yazının geri kalanını okuyun »

21.03.2009

Ilımlı İslam Raporu

ilimli-islam-musluman-ag-moderate-rand

Nüfus kağıdında doğuştan “Dini: İslam” yazan ülkenin vatandaşları bu raporu okuyunuz.

“Ilımlı Müslüman Ağları Kurmak” raporunu indir (PDF 1MB)

Amerikan stratejik araştırma kurumu RAND Corporation 2007 Mart’ında “Ilımlı Müslüman Ağları Kurmak” başlıklı bir rapor yayınladı. 216 sayfalık rapor radikal ve dogmatik İslamcı bir kesimin yükseldiğini ve Kuzey Amerika ve Avrupa içlerindeki diasporalara kadar yayıldığını söylüyor. Ancak çoğunluk olduğu halde ılımlı Müslümanların aynı derecede ağlar kuramadığını ve ideolojilerini yayamadığını anlatıyor. Rapor ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki “ağ kurma deneyimi”nden yola çıkarak öğrenilen derslerin nasıl bugüne uygulanabileceğini anlatıyor, ve Ilımlı Müslüman Dünyası kurmak için bir yol haritası öneriyor.

Amerika’nın Soğuk Savaşı bu ülkede yaşayanların başına neler getirdi bilenler bilmeyenlere anlatsın. Amerika’nın ağ kurma deneyimleri Ilımlı İslam Dünyası yaratmak için nasıl kullanılır bu raporda tüm neo-liberal berraklığıyla madde madde dizilmişken, biz Soğuk Savaş çocuklarının çocuklarına, önce, bu raporu okumak anlamak düşer, sonra, başımızın çaresine nasıl bakacağımızı konuşuruz.

Raporun içeriği şöyle:

  1. Giriş
  2. Soğuk Savaş Deneyimi
  3. Soğuk Savaş ile Bugünkü İslam Dünyasınaki Meydan Okuma Arasındaki Parallelikler
  4. ABD’nin Radikal Gel-gitleri Önleme Gayretleri
  5. İslam Dünyasında Ilımlı Ağ Örme Yol Haritası
  6. Ağın Avrupa Kolu
  7. Ağın Güneydoğu Asya Kolu
  8. Ağın Ortadoğu Kolu
  9. Laik Müslümanlar: Fikirler Savaşında Unutulan Boyutlar
  10. Sonuçlar ve Tavsiyeler

Çizilen bu küresel stratejide Türkiye Devleti’nin ve Türkiye’deki grupların / cemaatlerin durumu ve potansiyel rolleri de anlatılıyor.

Ilımlı İslam Stratejisinin Ortakları

Türkiye, Malezya, Endenozya, Singapur gibi ülkeler İslami radikalizmin yaygın olduğu Arap yarım adası, Pakistan gibi bölgelere örnek olmalı diye genel bir stratejiden bahsediliyor tüm rapor boyunca. Bu yolda Amerika’nın potansiyel ortakları sistematik bir şekilde kategorilendiriliyor (sayfa 70):

  • Sekülerler (Amerikanca’da klisenin siyasetten ayrı olması)
  • Liberal Müslümanlar
  • Ilımlı gelenekselciler ve Sufiler

Sekülerler kendi içinde üçe ayrılıyor:

  1. Liberal sekülerler: Liberal veya sosyal-demokrat, batı tipi “medeni din”i benimsemişler.
  2. “Anti-clerelists”ler: Atatürkçülük veya Fransız laiklik (“laiceté”) kavramını benimsemişler. Türban vb. yasaklara sadık, devlet din kati bir şekilde ayrı.
  3. Otoriter sekülerler: Baasçılar, neo-komünistler. Din devlet ayrımının sömürülmesi. Ortadoğu’daki otoriter modernleşmeci siyasal akım. Bu kategori ortaklığa uygun görülmüyor. Nitekim Amerika Irak’ı işgal etti.

Liberal Müslümanlar politik ideolojide seküler olanlardan ayrılıyor. En iyi örneği Avrupa’daki Hıristiyan Demokratlar. Liberal Müslümanlar geleneksel veya modern temellerden gelebiliyorlar. İslami değerlerin demokrasiye uygun olduğunu benimsiyorlar. Raporda yazmıyor ama AKP neo-liberal müslüman ideolojisiyle bu tarife oturuyor.

Ilımlı gelenekselciler ve Sufiler genelde muhafazakar müslüman veya Sufi geleneğini benimsemiş. Türkiye’de Fethullah Gülen ve cemaati bu kategoride potansiyel bir ortak olarak anlatılıyor.

Avrupa’da Hıristiyan Demokrat Türkiye’de Müslüman Demokrat

Türkiye’de 2002 yılında AKPnin başa geçmesi hakkında enine boyuna yazıldı çizildi. Özetle Amerika ve Avrupa’ya yönelmiş ılımlı İslamı yürütecek bir parti destek aldı. Avrupa’da Hristiyan Demokrat Türkiye’de Müslüman Demokrat diye bir formül. Türkiye’de Fethullah Gülen ve Nakşibendi gibi cemaatlerin ulaştığı ekonomik ve dolayısıyla politik güç. Ilımlı İslam Raporu’na uygun gelişmeler.

Önemli iki soru:

  1. Ilımlı Müslüman ağları kurulması için Türkiye’de kim ne kadar destek aldı veya halen alıyor? Mesela AKP seçim bütçesinin kaynakları nelerdir? Fethullah ve Nakşıbendi cemaatlerinin gelir giderlerinin tam dökümü var mı? Kaynakların ne kadarı Amerika ve Avrupa’dan geliyor?
  2. Soğuk Savaş kadar dev bir strateji örtülü işletildiği sürece dünyaya faydalı olabilir mi? Kapalı kapılar ardında yapılan işlemler sonucunda ortaya yeni Gladio’lar yeni –Ilımlı İslam– Ergenekon’ları çıkmaycak mı?

Kim ne strateji uygularsa uygulasın sağlıklı bir ortam için devletin ve toplumsal kuruluşların (cemaatlerin) tüm alış verişleri işlemleri herkese açık olmalıdır. Açıklık oransız güç birikimini engelleyecek ve gerçekten eşit şartlarda* rekabet sağlayacaktır.

Tartışma

Bu raporu okuyup göz attıkça size ilginç gelen yerleri –mümkünse Türkçe çevirisiyle– yorumlarda paylaşın, öğrenelim, tartışalım.

* “Eşit şartlarda rekabet” serbest pazar ekonomisinin temeli bir Amerikan mantrasıdır. Ancak her zaman örtülü işlemler yapıldığı için hiç bir zaman eşit şart olmamıştır.

İlgili yazılar:

09.03.2009

14 Yaşında Muhafazakar: Jonathan Krohn

“İslami Demokrasi” denilen kavram kadar kafamı karıştırabilen bir politik olay. 14 yaşında muhafazakarlık üzerine bir kitap yazmış Jonathan Krohn. Sonra da bir konuşmaya davet edilmiş. Bugün videosunu izledim, yorumsuz.

convservative-14yearsold

YouTube’a girebilenler aşağıda izlesin. Giremeyenler ister Türkiye başbakanına danışsın isterse “YOUTUBE’yi açtıracağım” diyen (Türkçe okunuşuyla) şu belediye başkan adayına oy versin.

youtube-actiiricam-seyfi-soluk

12.01.2009

Çarşıdan Aldım Bir Tane, Eve Geldim Bin Tane

En son televizyonlarda ve basında İsrail’in Gazze’de kullandığı haberleri ile tekrar gündeme gelen, daha önce Vietnam, Afganistan, Irak, Çeçenistan ve Gürcistan’da kullanılan, bomba içinde bomba diye tabir edilen misket bombaları (veya diğer adıyla salkım bombaları), % 10 kadarı düştükten sonra patlamadığı için, bir savaşta kullanıldıktan yıllar sonra bile sivillerin ölüm ve yaralanmalarına yol açabiliyorlar. Sivilleri ve özellikle renkleri nedeniyle dikkat çekerek kurban aldığı çocukları korumak için geliştirilen teknikler de iddia edilenin aksine durumu değiştirmiş değil.

Geçtiğimiz Aralık ayında Oslo’da bu bombaların üretimi ve kullanımının yasaklanması konusu imzaya açılmış, sonucunda 94 ülke tarafından imzalanmıştı. ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, Brezilya, İsrail, Türkiye gibi ülkeler imzalamayı reddetmişti.

Misket bombalarının yasaklanmasını kabul eden ülkeler (Wikipedia’dan)

Bu ülkelerin genelde üretici olmalarının yanısıra, 15 ülke (Eritre, Etiyopya, Fransa, Gürcistan, İsrail, Fas, Hollanda, Nijerya, Rusya, Suudi Arabistan, Sudan, Tacikistan, İngiltere, ABD ve Yugoslavya) ve Hizbullah gibi devlet dışı bazı silahlı örgütler bunları bir şekilde kullanmış. Türkiye Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, “Ankara’nın bu mühimmatla ilgili kaygıları anladığını ve anlaşma sürecine prensipte destek verdiğini” ve “kara mayınları meselesinin öncelikli olduğunu” söylemiş. 1965′ten beri dünyada % 98′i sivil omak üzere 100.000 kişinin ölümüne sebep olan bu bombaların “çok etkili silahlar oldukları, stoklarında bolca bulundurduklarını, daha uygun bir alternatif bulunmadıkça yasaklamanın doğru olamayacağı” şeklinde bir söylem ile de savunulmuş “bir Türk yetkili” tarafından. Türkiye bu bombaları sadece üretip test ettiğini söylüyor; bunun yanında TSK’nın bunları PKK’ya karşı harekatlarda kullanmış olduğu ve kullanmaya devam ettiği iddiaları da Internet’te dolaşıyor.

Bağlantılar:

09.01.2009

Bir Basın Skandalının Ardından Blog Gazeteciliği

Yeni medya ve gazetecilik üzerine doktora çalışmasını sürdüren Nikki Usher, geçtiğimiz ay bir medya skandalının izini sürerken, blogların gazetelerin yerini almaya başladığı tartışmasına katkıda bulunmayı hedefleyen bir makaleyi First Monday‘de yayınladı.

Makale, İsrail’in Lübnan’a saldırdığı günlerde Reuters tarafından servis edilen ve bir süre sonra sayısal manüplasyon olduğu anlaşılan fotoğrafların yarattığı fauxtography skandalından yola çıkarak blogların birer kamusal haber kaynağı olarak nerede durduklarını incelemeyi deniyor.

Bu incelemeden alınabilecek önemli notlar: hesap verilebilir bir medya inşa etmekte vatandaşların yeri açısından bloglar ve aslında medyada çok imkanlı olamayabilecek bir uzmanlığın varlığı.

Photoshop ile değiştirilmiş olan Lübnan fotoğrafı

Kaynak: Zombietime

Usher, blogların kendi tanımlarından yola çıkarken O’Reilly tarafından yayınlanan We the media: Grassroots Journalism by the people, for the people adlı kitabıyla Gillmor’ı referans alıyor ve bir blog, konvansiyonel gazeteciliğin yapamadığı neyi başarabilir? sorusuyla yapısal bir analiz çiziyor. Bu analiz, blogların, merkezden-kitleye medyada çok rastlanılamayacak bir imkanla, belirli konularda yetkin insanlar tarafından bilgi aktarımına olanak sağlama güçlerini de tarif eden dikkat çekici bir bölüm. (Özellikle teknoloji konusunda ve Türkiye’de bu notu anlamak çok daha kolay görünüyor…)

Kuramsal çerçeveyi çizerken Habermas‘ın public sphere (kamusal alan) kavramını temel alan yazı, bloglar gerçekten kamusal olarak değerlendirilebilir mi, ana akım medyanın kimi dezavantajlarından muaf olan bloglar İnternet’in özgürlükçülüğünü müjdeleyen bakış açısının beklentilerini karşılıyor mu gibi sorularla gelişiyor.

Haber ajansları (örnekte Reuters) yayın değerleri ve geçmişleriyle belirli bir bilgi otoritesi oluştururken, bloglar da vatandaşlar arasında bir örgütlenme sağlayarak medyanın hesap verebilirliğini sağlayarak bir denge oluşturuyorlar.

Yazıdaki örneğin diğer ucuysa Little Green Footballs adlı popüler bir blog. Blogun karakteri muhafazakar ve ana akım medya karşıtı olarak tanımlanırken, popülerlik Technorati‘ye göre dünyanın en çok okunan ilk yüz blogu arasında olmasından geliyor.

Usher’in analizinde bloglar açısından ve de bu makalenin Düğümküme’de konu edinilmesi fikrini doğuran iki çarpıcı nokta var. İlki, blogların da ana akım medyada var olan hiyerarşinin bir benzerini örgütlemekten kaçınamaması.

Alternatif Medya hangi konuda alternatif?

LGF özelinde bakılacak olursa, Lizardoid Ordusu adlı katılımcı, yorumcu ve yazarlardan oluşan bir grup, tarikat lideri gibi davranan bir başyazar çevresinde örgütleniyor, katılımcılar başyazarın kurallarını ve dilini kabul ediyor ve yaptıkları katkıların kredisini de ona hibe ediyorlar. Usher, LGF’in dahil olduğu tüm popüler konularda başyazar Johnson’un tek başına krediyi toplamasını LGF’in kamusallığı çerçevesinde tartışmaya açıyor.

Özgün bir dil kurgulamak, belirli bir yayın hiyerarşisi içinde davranmak gibi kavramların merkezden-kitleye ya da kitleden-kitleye yayın anlayışlarında değişmesi zorunlu mudur? Üslup nerede oluşmaya başlar, bir üslup oluşturmak amacıyla dil kurgulamak, o dili kullanamayanlara bir kapı kapatmak mıdır? gibi sorular formüle edilerek bu tartışma genişletilebilir.

Usher, makalesinde LGF blogunu tam olarak açık tanımlamakta zorlansa da, “eğer bildiğimiz anlamlarıyla ‘muhafazakar kitle’yi kamusal alanda açık bir topluluk olarak gördürsek, LGF’yi yalnızca onun iletişim kanallarından biri olarak, temsiliyetle sınırlı ele alabilir ve açık olduğunu kabul edebiliriz” diye özetlenebilecek bir parantezi ihmal etmiyor.

Blogun katılımcılığa hangi ölçekte açık olduğu ya da açık olma halinin teknik olanaklar doğrultusunda sınırlandırılmasının nasıl tartışılacağı sorusu bu tartışmayı önceliyor. LGF ya da örnekten genele doğru gidersek, (blogosfer diye de adlandırılan) blog dünyasının yalnızca kendi varlığıyla bir kamusal mekan inşa etme iddiasında olup olmadığı belirleyici hale geliyor. Teknik basitliğe indirgeyerek web siteleri/bloglar temsil ettikleri kitlelerin asıl yapılarıyla değerlendirilir, başlı başına organizasyonları ile değerlendirilmez diye bir karşı görüş ortaya çıkabilir.

Bu argümanla yola çıkarken, Wiki gibi katılımın özelleşmiş teknik bilgi ve yetkilendirme gerektirmeyecek şekilde düzenlendiği teknik altyapıların varlığı ve bu yapılarla inşa edilen Wikipedia gibi örnekler işe yarayacaktır.

Kitleden-kitleye yayıncılığın ‘kabul görme’ gücü nereden gelir?

Yazıdan öne çıkartmak istediğimiz ikinci önemli saptama, yine aynı konu özelinden yola çıkılacak olursa Reuters’in özür dilemesine kadar geçen süre içinde aslında kapalı bir okuyucu kitlesi içinde günlerce bu skandalın konu edinilmiş olması. Bir başka deyişle ana akım medyanın hesap verebilir olmasını sağlamak için, onunla ilişkide olmanın zorunlu olması.

Yazıdaki örnekte LGF tek başına bir skandalın izini süren, amatörce bir çabanın ötesinde, temsiliyet gücü edinmiş, radyo kanalları ve benzeri merkezden-kitleye olan başka yayınlarla güçbirliğine girmiş bir site olarak karşımıza çıkıyor ve de Reuters’in aktörü olduğu olay bir skandal boyutuna bu şekliyle ulaşmış görünüyor.

Mecrası doğrudan İnternet olan kimi eylemlerin (buraya flash mob kavramı da eklenebilir) organik ilişkilerden yararlanmaksızın merkezden-kitleye medyada konu aldıklarına tanık olduk. Bunlar arasında en bilinenlerden biri George W. Bush’un Beyaz Saray’daki özgeçmişine miserable failure sözcüğüyle link verilmesi kampanyası sonucu miserable failure şeklinde bir arama yapıldığında ilk sırada George W. Bush’un çıkmasıydı. (Bkz: Konuyu haber haline getiren BBC)

Katılımcı ve çok yönlü bir içeriğin, merkezden-kitleye medya içinde konu edinilmesi, daha geniş bir kitleye ulaşılmasını (örnekteki gibi) sağlayabilir. Öte yandan, kitleden-kitleye medya, merkezden-kitleye medyanın yerini almayı hedefliyorsa, iki medya arasında bir ilişki olmaksızın kamuoyu oluşturabilecek yaygınlıkta olmanın yollarını aramalı…

Soru, bunun mümkün olup olmadığı… Tiyatro, sinema, radyo, televizyon, İnternet/YouTube birbirlerinin sonunu getireceği yönündeki tartışmaları doğurdular, oysa belirli görevler için tercih edilmeyi kenara koyabilirsek her bir mecranın kendine ait özellikleriyle hala varlığını sürdürüyor olması bir mecranın bir diğerinin yerini tamamen almakta zorlanacağını hatırlatıyor.

Son bir not olarak, yazıya konu olan makalenin 2008′in son sayısında yer aldığı dergiyi, henüz duymamış olanlar için kısaca özetleyelim:

First Monday logo

First Monday logo

First Monday (İlk Pazartesi), 1996 yılından beri yayınlanan, internet tabanlı bir akademik dergi. Communication Abstracts, Computer & Communications Security Abstracts, DoIS, eGranary Digital Library, INSPEC, Information Science & Technology Abstracts‘ın da dahil olduğu bir çok yayın indeksi tarafından taranan First Monday alışılagelmiş akademik yayınların aksine açık erişim politikasıyla dikkat çekiyor. Yazarlar, katkılarını Public Domain (kamuya ait) ya da Creative Commons lisansıyla yayınlamaya davet ediliyor ve arşivler dahil tüm içerik izleyicilere ücretsiz olarak sunuluyor.

Adından tahmin edilebileceği üzere her ayın ilk pazartesi günü yayınlanan dergi, internet, açık kaynak, telif gibi konularda makaleler, kitap incelemeleri ve bir podcast’ten oluşuyor.

Benzer Düğümküme yazıları:

Günün resmi: İran’ın Photoshoplu füzeleri

05.11.2008

Amerikan Tarihinin En Önemli Seçimi Sonuçlandı

Barack Obama Amerikan’ın ilk siyah başkanı.

Zafer konuşmasından alıntılar:

“…değişim Amerika’ya geldi.”

“Her zaman size karşı dürüst olucam, özellikle ayrı fikirlerde olduğumuz zaman.”

“Bu akşam kendimize soralım — eğer çocuklarımız sonraki yüzyılı görebilirse, eğer kızlarım Ann Nixon Cooper [106 yaşında oy veren kadın] kadar uzun yaşayacak kadar şanslı ise, ne değişim görecekler? Ne ilerleme göstericez?”

Konuşmanın tüm metni.
Konuşmanın videosu.

17.09.2008

TV + Twitter = Katılımcı Demokrasi?

26 Eylül’de Amerika’da Demokratik Parti adayı Barack Obama ve Cumhuriyetçi Parti adayı John McCain tüm dünyanın gözü önünde televizyonda canlı yayında tartışacak ve soruları cevaplayacak (“presidential debate”). Bu tarihi tartışmaya video paylaşım servisi current_tv yeni bir yaklaşım getiriyor. Current_tv tartışma sırasında TV ekranına sizin Twitter yazılarınızı gösteriyor olacak.

TV+Twitter Nasıl olacak?

1. 26 Eylül saat 8:30pm EST (Türkiye saatiyle 3:30am) canlı yayın başlıyor. Amerika’da kablo ve uydu üzerinden Current_tv kanalından izleyebiliyorsunuz, ayrıca dünyanın her yerinden current.com/debate adresinden takip edebilirsiniz.

2. Twitter hesabınız yoksa bir tane edinebilirisiniz (current_tv Twitter ortaklığının sebebi).

3. Twitter’da mesela “Türkiye İncirlik hava üssünden nükleer bombalarınızı kaldırın #current” dediğinizde TV ekranında çıkacak bu. Mesajnızın sonuna #current eklemeniz yeterli.

4. Ayrıca kim ne diyor Twitter aramasından #current etiketi ile takip edebilirisiniz.

Eski medya ile yeni medya karıştırması olarak çok başarılı bir girişim. TV gibi son derece merkezden-kitleye mesajların iletildiği bir medya ile Twitter gibi son derece kitleden-kitleye mesajların iletildiği medya bir arada. Katılımcı demokrasi adına önemli bir adım. Darısı Türkiye’nin başına.

Türkiye’de katılımcı demokrasi?

Amerika’da “Presential Debate” denilen şey parti liderlerinin seçime az kala herkesin önünde sorulara açık bir şekilde canlı tartışma yapması, soruları cevaplaması. Büyük cesaret ve sorumluluk isteyen bir hareket, ağır psikolojik baskı. Türkiye’de hiç bir politikacının cesaret edemediği bir hareket. Türkiye’de bunu yapabilecek ilk politik liderleri ayakta alkışlarız.

Ayrıca Türkiye’de henüz hayatına başlamış olan web TV servislerinin (Televidyon, Keylife) benzer entegre –Twitter, bloglar vb sosyal ortamlarla– hareketlerle Türkiye’de yeni nesil katılımcı politikaya büyük katkıda bulunacağını düşünüyorum.

Ayrıca konuyla alakalı olarak Düğümküme Twitter hesabından kısa haberleri ve yorumları takip edebilirsiniz.

07.09.2008

6-7 Eylül Olayları

“Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki yalan haberle kışkırtılanlar 6-7 Eylül 1955′de İstanbul’da yaşayan azınlıkların evlerini ve işyerlerini yağmaladılar. Ardından binlerce Rum vatandaş Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı.

Zamanında polis ve yabancı gazetecilerce çekilen bu fotoğraflar 6-7 Eylül olaylarından sonra açılan davalarda hâkimlik yapan Tümamiral Fahri Çoker’in arşivinde saklandı, ölümünden sonra yayımlanmak üzere Tarih Vakfı’na bağışlanmıştı. İlk kez 2005 yılında Toplumsal Tarih dergisinde yayımlanan bu fotoğraflar Beyoğlu’ndaki yağma hareketinin boyutunu gösteriyor. Bu yazıdaki fotoğraflar Bianet arşivinden alınmıştır.

6-7 Eylül Olayları Vikipedi makalesi Rum nüfusundaki değişikliklerden olayların mali boyutlarına, dönemin Adnan Menderes hükümetinin olaylarla ilişkisinden olayın muhtemel nedenlerine kadar pek çok bilgi içeriyor. Ayrıca Tarih Vakfı “6-7 Eylül 1955” 50 Yıl Sonra!.. başlığıyla konuyu yazmıştı. 53 yıl sonra bugün olayların anlam ve önemi Bianet’de yayınlanan “6-7 Eylül’ün Acısını Hiç Unutmadık” haberinde yazılıyor.

Dr. Dilek Güven’in 2005 yılında Radikal’de yayınlanan araştırması 6-7 Eylül olaylarını etnik homojenleşme ve milli ekonomi yaratma çabası bağlamında inceliyor.