Pinar Yoldas 19.01.2009

Tarla Sürmekten Mouse Kullanmaya Geçiş ve Bunun Beyne Etkileri

nucleus accumbens

Tekno-kapitalist toplumda artan refah seviyesi kitlelerin mutluluğunu nasıl etkilemekte?

70′lerde yapılan bir araştırma iki dünya savaşı geçirmiş bir grupla onların torunlarını, yaşamları boyunca deneyimledikleri depresyon seviyesi açısından karşılaştırılmış. Kim daha depresif ? Sorunun yanıtı yaşlılar olsa gerek diye düşünüyor insan , haliyle daha uzun yaşamışlar, bedensel-zihinsel güçten düşmekteler , iki savaş geçirmişler vb. Ama araştırmanın sonuçları tam tersini gösteriyor ve görünür refahın ( endüstriyel kapitalizm ) oldukça yüksek olduğu bir ortama doğmasına rağmen yeni neslin yokluk ve sefillik çekmiş dedelerine, ninelerine göre çok daha mutsuz olduğunu ortaya koyuyor.

Buradan hareketle makale değişen yaşam tarzına işaret ediyor. Geçen yıllarda sözde zaman kazandıran bilgisayar, telefon, mikrodalga fırın, hazır yemek, bulaşık ve çamaşır makinesi vb gibi araç gerecin ve teknolojinin kullanımının hızla artmasına paralel olarak artan kayıtlı depresyon vakalarının sayısı,  genel olarak depresyonun yaygınlığının arttığını vurguluyor. Neredeyse sadece hayatta kalmak için çabalayarak bir ömür geçiren önceki kuşakların akıl sağlığının ise paradoksal bir biçimde sorunsuz olduğuna dikkat çekiyor.

Makale beynin fiziksel hareket sonucunda değişen kimyasını inceleyen bir araştırmayla devam ediyor. Hareket , duygu ve düşünmeyi kontrol eden accumbens-striatal-cortical system* üzerine yoğunlaşan araştırma; fiziksel hareket , kompleks düşünme ve el becerileri gerektirdiği kadar hayatta kalmak açısından da ödül değeri taşıyan eylemlerin bu bölgeyi pozitif etkilediğini gösteriyor. Caba güdümlü ödül mekanizması(effort-driven reward sytem) adı verilen ve beynin belli bölgelerinde merkezleri bulunan bu sistemin depresyonu da kontrol ettiği düşünülüyor.

Binlerce yıl -şimdikine kıyasla -zor hayat koşullarında yaşam mücadelesi vermeye alışmış beynin/bedenin ; sistematik düşünme, fiziksel güç, el becerisi, dikkat , hafıza vb pek çok bedensel süreci takip etmek , yürütmek ve sonunda da mutluluk üretmek üzere programlandığını savunan bilim adamları değişen yaşam biçiminin( tekrar vurgulayalım endüstriyel kapitalist kentsel yaşam ) beynin doğasına ters düştüğünü iddia ediyor .

Yaklaşık 50 bin yıldır avlamak/toplamakla , 12 bin yıldır tarımla yoğrulan ve evrimleşen insan bedeni , geçmişi bir yüzyıla dayanmayan günümüz yaşam tarzından ne şekilde etkilenmekte? Makale depresyonu engellemek için eski üretim biçimlerinin devamı olan örgü örmek, bahçeyle uğraşmak gibi uğraşların önemine değinerek noktalanıyor.

Toplumsal mutluluk yokluğunu tekno-kapitalist yaşam biçimiyle bilimsel anlamda bağlaması açısından gayet başarılı olan makale pek çok şey düşündürüyor.

Hakikaten tarla sürmek php kodlamaktan daha tatmin edici olabilir mi?

Yada komşularla nehirde çamaşır yıkamak facebookta mesajlaşmaktan daha mı keyif vericidir?

( Scientific American Mind dergisinden, sözkonusu makaleye link)

* Tibbi ceviri degildir, ingilizce orjinali kullanilmistir.

Burak Arikan 14.01.2009

Anket Sonuçları: "Cloud Computing" Terimi Türkçe'de Nasıl Kullanılmalı?

Kümesel işlem 72 oy
İşlem bulutu 54 oy
Küme işlem 23 oy
İşlemci bulutu 20 oy
Başka öneri 18 oy
Hiçbiri 17 oy
İşlem küme 14 oy
Bulutta işlem 14 oy

Ankete katılım: 232 kişi
Başlangıç: 30 Ekim 2008
Bitiş: 14 Ocak 2009

“Cloud Computing” terimini Türkçe’de nasıl kullanalım diye yaptığımız ankete toplamda 232 kişi katıldı. Kümesel İşlem ve İşlem Bulutu en çok oy alarak diğer önerilerin önüne geçtiler. Anketi açtığımızda “cloud computing” terimini şöyle açıklamıştık:

“Cloud Computing” çok bilgisayarın işlemci ve hafıza güçlerinin bir arada uyum içinde kullanılması anlamına geliyor. Çok yüksek trafikli web servislerin ihtiyacı olan yüksek performans farklı makinelerin birbiriyle uyum içinde ağlı bağlı çalışmasıyla sağlanabiliyor. Bu “Cloud Computing” denilen kavram artık bir web trendi olarak belirginleşmeye başladı. Amazon (Elastic Compute), Google, Microsoft (en son Azure), IBM, ve daha bir çok şirket “Cloud Computing” servislerini birer birer yarışa sokuyorlar. Bu hızla beliren pazarda bazıları oyuncu bazıları seyirci kalıyor, Türkiye’de ise önce kavramı çözmek önemli.

Tartışmalarda çok ilginç öneriler geldi. “Computing” için bilgisayım önerisi getirdi Engin Erdoğan. “Gökişlem” en radikal tanımlardan biri oldu, Umut Uygar. “Bulut bilgi işleme” olarak bilgisayar / sektör dergilerinde kullanıldığını duyduk Onur Subaşı’ndan. Emre Erkan “Grid Computing” ile farkını açıkladı. Furkan Turan’ın “dış güçler” diyesi geldi. Kelimelerin tekil anlamları ile biraraya geldiklerinde ve çekildiklerinde ortaya çıkan anlamlar ayrıştı birleşti, işin içinden çıkamadık kolay kolay. Ayrıca bilgi/gürültü dengesini korumak için sonradan gelen tüm önerileri ankete ekleyemedik. Çok oylamalı bir anket ve önerilerin doğrudan ankete katılması çok daha sağlıklı sonuçlar verebilirdi. Bildiğiniz böyle bir wp-anket eklentisi varsa denemek isteriz.

Tartışmalarla birleştiğinda anket daha sağlıklı oluyor. Ben kendi adıma konuşursam bundan sonra “Cloud Computing” için Kümesel İşlem kullanıcam. Ayrıca bir dilde yeni kelimelerin kullanım bir anda olacak iş değil, zamanla kullana kullana eğerek bükerek oturtucaz. Bu anketin amacı bu konudaki bilinçsiz / umursmaz kullanımları eleştirmek ve muhtemel kullanımları tartışmaktı.

Bir sonraki anketi çevrenize haber verin, blogunuzda duyurun, daha çok katılım daha doğru anket sonuçları verecektir. Burada hepimizi ilgilendiren konularda kendi kolektif görüşümüzün biraz daha farkında olmamızı sağlayacak anketler planlıyoruz.

Geçmiş anketler:
http://www.dugumkume.org/category/anket/

* Yukarıdaki grafik Google Chart API ile yapılmıştır.

Burak Arikan 07.08.2008

Günün Videosu: Bilgisayar Aklını Başından Aldı

Bu devirde herkesin başına gelebilir.

Burak Arikan 05.07.2008

Askeri Darbe Olursa Nasıl İletişim Kurarız?

Türkiye’de bugün askeri darbe olsa internet üzerinden iletişim kurmaya devam edebilir miyiz? Geçmişte tüm kitlesel iletişim merkeziydi, biricik TRT’ye bir kaç gazeteye darbeciler tarafından el konulabiliyordu, bugün ise bloglar, kişisel web siteleri, Twitter Facebook gibi sosyal web servisleri sayesinde herkes yayıncı. Ama gerçekten bu dağınık internet altyapısı üzerinde çalışan ve çok merkezliymiş gibi görünen iletişim üstyapısı dokunulmaz mı?

Hürriyet’in 12 Eylül 1980 Cuma günü yaptığı yıldırım baskısında ilan edilen yasaklar gibi bugün de askeri darbeyle tüm özel sivil devlet kurumları, telekom sistemleri, ve buna dayanan internet altyapısı kontrol altına alınabilir. Nasıl bugün bir mahkeme karar verip Youtube’a girmeyi engelliyorsa, internet yasaklanabiliyorsa, Türkiye’nin sahip olduğu bir kaç internet omurgasına “askeri müdahale” yapılabilir ve bir anda nükleer bomba atılmış gibi sessizliğe gömülebiliriz. Böyle bir durumda Türkiye sınırları içinde hiçbir bilgisayar başka bir bilgisayara –Türkiye’de veya dünyada– “uzaktan” bağlanamaz. Eposta atılamaz, chat yapılamaz, bloglar yazılamaz, bankalar çalışamaz, alışveriş yapılamaz, şirketler durur, internet donar, sinir sistemimiz çöker.

Dağıtık yerel ağlar (“mesh”)

Askeri darbeyle tüm iletişim altyapısına el konulmuş olsa dahi bu sessizlik içinde tekarar mırıldanmalar başlayacaktır. Bilgisayarı açtığımızda artık internete giremiyoruzdur ama mahallede başka bilgisayarlar görüyor olabiliriz. Hatta Beyoğlu’ndan Sarıyer’e mesaj göndermemiz mümkün olabilir, üstelik herhangi bir otoritenin kolay kolay denetleyemeyeceği şekilde. Buna artık internet diyemeyiz ama birbirimizle bilgisayarlarımız üzerinden uzak mesafe ağlı bağlı iletişim kurabiliriz. Bunu yapabilmenin yolu “mesh” yerel ağlar oluşturmaktır.

Mesh ağlar merkezi veya çok merkezli (“decentralized”) bir iletişim ağ yapısı gerektirmez tamamen dağıtık (“distributed”) bir yapıda çalışır (bkz yukarıdaki üç diyagramdan en sağdaki). Çok merkezli yapıda bir noktadan başka bir noktaya ulaşmak için aradaki merkezi noktalardan geçmek zorunludur. Mesela havayolları ile İstanbul’dan San Francisco’ya ulaşmak için arada New York’da veya Londra’da aktarma yapmak gerekir. Dağıtık yapıda ise merkez olmadığından bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için aradaki noktalardan hoplaya hoplaya gitmek gerekir. Karayolu ile İstanbul’dan Ankara’ya giderken İzmit’ten Bolu’dan Eskişehir’den geçerek gitmek gibi.

Şu anda nasıl kablosuz ethernetli bilgisayar ile kendimize yakın başka bir bilgisayara doğrudan bağlanabiliyorsak önce herkes yakınındaki kişilere bağlanır. Bağlılık arttıkça hoplama yöntemiyle bir uçtan bir uca iletişim kurar hale gelebiliriz. Önce kendi sokağımızdaki bilgisayarlara bağlanırız, sonra mahallemizdekilere, sonra öteki mahalledekilere. Zamanla oluşan küçük kümeler yoğunlaşır düğümleşir, kümeler kümelere bağlandıkça ağ genişler ve yoğunlaştır. Sonra Beyoğlu’ndan Sarıyer’e atacağınız bir mesaj aradaki bilgisayarlardan hoplaya hoplaya yerine ulaşabilir. Böyle şehrin bir ucundan diğer ucuna çalışabilen ama merkezi bir sisteme ihtiyaç duymayan mesh yerel ağ altyapısı askeri darbe de olsa iç savaş da olsa bağımsız –ya da tümden bağımlı– iletişim kurmamızı sağlayabilir.

“Mesh” ağlar nasıl kurulur?

Mesh ağlar teknik olarak nasıl kurulur daha önce Düğümküme’de yazdığım şu yazıdan öğrenebilirsiniz:
Gelişmekte Olan Ülkelerde Kablosuz Internet ve Yerel Ağ Kurulumu

Merkezi dün, çok merkezli bugün, dağıtık yarın

1980 yılında son askeri darbe olduğu zamanlar henüz yaygın olmayan telefon yegane iletişim teknolojimizdi, gazeteler ve televizyon sadece merkezden kitleye mesaj veren yayın organlarıydı. Kenan Evren’in varolan tek televizyon kanalı TRT’den halka seslenişi ve Hürriyet’in Kenan Evren’li yıldırım baskısı bu tek merkezliliğin birer ürünüydü.

90lardan itibaren özel televizyonlar özel radyolar yaygınlaştı. Mesaj verenler bir merkezden çok merkeze yayıldı. Artık bir darbe yapabilmek için tüm kanalların kapatılması gerekiyor gibi görünüyordu. Ancak önemli olan iletişim üstyapısına değil iletişim altyapısına müdahale olacaktı, diğer bir deyişle “üst kurumlar“ın altyapıyı kontrolü söz konusu olmaya başladı.

2000lerde internet yaygınlaşmaya başladı. Üniversitelerdeki serbest kullanım iş ve finans dünyasının da internete girmesiyle ticaret ağırlıklı bir hal aldı. Son yıllarda kullanımı artan sosyal ağ servisleri ile beraber eskiden sadece telefon ve email ile yapılan birebir görüşmeler zenginleşti ve bilgi daha hızlı yayılmaya başladı. Bir zamanlar haber için gazeteye bakanlar artık haberi sosyal ağlarından alır hale geldiler.

Bugün özgürleştirici gibi görünen sosyal web servisleri internet omurgası üzerinde çalıştığından iletişim altyapısına yapılacak bir müdahale tüm web uygulamalarını enegellemeye yetecektir. Ancak yarın kurulacak dağıtık ağlı bir iletişim sistemi darbeye dayanıklı anti-simetrik bir iletişim altyapısı sağlayabilir.

İlgili Düğümküme yazıları:

Burak Arikan 25.11.2007

Elektronik ve Estetik Fanzini Junk Jet Çıktı

junkjet.jpg

Junk Jet yeni bir tekno-kültürel üretim fanzini. Hem online hem baskı olarak yayınlanıyor. İlk sayısı şu anda Stuttgart’da yapılan bir etkinlikle tanıtılıyor. Etkinlikte 2/5BZ Serhat Köksal da görsel-işitsel bir şov yapıyor.

http://junkjet.net/

Junk Jet elektronik medya sanatçılarını, medya teorisyenlerini, radyodan bilgisayara sibernetik sistemleri estetik arayışlarla kurcalayanları, teknolojiyi amacından saptırarak kullananları, teknolojik hakimeyete verili kurallar üzerinden kafa tutanları, kendi deyimleriyle medya Don Kişotlarını birbirlerine türlü türlü bağlayan bir yayın oluşturuyor.

Bu ilk sayı için benden bir kaç iş istediklerinde ilk dikkatimi çeken şey Junk Jet’in retro web stili ve sibernetik kavramları bir kapta karıştırmasıydı. Micro Fashion Network ve Open I/O işlerinden malzemeler gönderdim. Tekrar bir özetlemek gerekirse Micro Fashion Network moda sisteminden düşük çözünürlüklü sample alan hibrid bir program. Bir kamera ve özel bir yazılım sokaktaki insanların kıyafetlerinden renkler alıyor ve yakın renkleri zamanla birbirine bağlıyor. Open I/O Internet üzerinden algılayıcı (“sensor”) verisi paylaşarak ağlı fiziksel / elektronik medya kompozisyonları yapmayı sağlayan bir platform.

Junk Net’in bu ilk sayısına katılanlar arasında Olia Lialina, Future Farmers, Matthew Fuller, Amy Alexander, ve Jan Jalinek var.

Burak Arikan 23.11.2007

Bir 100 Dolarlık Dizüstü Alana Bir Tane Bedava

xo_intro_v2-1.jpg

100 Dolarlık Dizüstü Bilgisayar projesi MIT Media Lab’in kurucusu Nicholas Negroponte tarafından iki yıl kadar önce başlatılmıştı. Proje özellikle gelişmekte olan ülkelerde her çocuğun bilgisayar sahibi olmasını amaçlıyor. Tabi bu amaca ulaşmak normal bilgisayar tüketicisinin yaşamadığı ilginç problemleri çözmek demek. Mesela kırsal alanda kablosuz internet kullanmak, elektrik kaynağı olmayan yerlerde elektrik üretmek, henüz TV bile görmemiş çocuklara bilgisayar kullanmayı öğretmek gibi çeşit çeşit ilginç problemler var. Bu problemler yer yer çözüldü ve bilgisayar şimdilerde XO adını aldı.

Negroponte yeni bir kampanya başlattı. Bir 100 Dolarlık Dizüstü Alana Bir Tane Bedava. Kampanya Aralık sonuna kadar devam ediyor. 100 dolar vererek hem bu yeni XO bilgisayarın ilginç özelliklerini deneyebilirsiniz hem de fakir bir çocuğu bilgisayar sahibi yapmış olursunuz.

Türkiye’de Çocuklara Bilgisayar

Türkiye’de bu amaca en yakın Çocuklara Bilgisayar Kampanyası var. Çocuklara Bilgisayar projesi; kullanılmayan, bir kenarda duran, atıl durumda olan, “eskimiş teknoloji” olduğu için gözden düşen bilgisayarların toplanarak bunların elden geçirilmesini ve GNU/Linux kurularak ihtiyacı olan çocuklara iletilmesini amaçlayan bir proje. Kampanya Fazlamesai.net ekibi dahil bir çok gönüllü tarafından yürütülüyor.

kursat 09.08.2007

Yüzey Bilgisayarları Derinleşir Mi?

surface1.jpg

Jeff Han, bir kaç yıl önce internet ortamında bir çırpıda yayılan çok-noktadan dokunmalı etkileşimli masasıyla ciddi sükse yapmıştı. Geçtiğimiz aylarda ise Microsoft bu çoklu dokunmatik masa fikrini pahalı bir oyuncak olarak piyasaya sürdü. İnsan çevresini kaplayan yüzeylerin bilgisayarlarla kaplanması fikri uzunca bir süredir insanoğlunun gündeminde aslında. Bilim kurgu romanlarıyla baslayan bu trend, bilim kurgu filmleriyle sanat alemine, ve en son olarak da onlarca bilimsel araştırma merkezinin minik katkılariyla akademik aleme sıçradı. Hatta son dönem bilim kurgu sinemasında ön plana çıkan Minority Report, ilginç bir akademi Hollywood ortak calışmasıydı. Microsoft Surface’ın çıtlatmasıyla bir sonraki aşamanın akademiden ticari dünyaya taşınması olacak gibi görülüyor. Hava durumunu ve haberleri aktaran akıllı aynalar, surface gibi melez etkileşimli masa örnekleri, sizi binlerce mil ötedeki sevdiklerinizle iletişime geçiren ya da o günkü modunuzu yansıtan akıllı duvarlar, ve saire.

Yüzey bilgisayarlarını düşünürken, estetik algısında ön plana çıkan tasarım, teknoloji ve sosyal boyutlarıyla ele almak istiyorum.

Tasarım

Yüzey bilgisayarı düşüncesi tasarım perspektifinden nasıl yorumlanabilir, nasıl yorumlanmalı? Bahis konusu olan yuzey olgusu tasarım disiplinlerinin aşinası olduğu, yüzlerce yıldır farklı boyutlarıyla ele aldıkları, tasarımın vazgeçilmez elemanlarından biri aslında. Aynalar, duvarlar, tavan ve taban kaplamaları, masaların bilgisayarla harmanlanması şu anki manzarada hedeflenen ilk tasarım özneleri. Bu tasarım hedeflerinin temel açmazlarından biri tarihsel olarak bu tasarım öznelerinin taşıdığı anlamlar. Aynayı ele alalım mesela. Binlerce yıllık bir geçmişe sahip, formu fonksiyonu toplumsal algısı oturmuş bir eşya. Siz bu oturaklı eşyaya tabanı olmayan bir yaklaşımla internet eklerseniz tutar mı, tutmaz mı? İnsanlari ikna edebilir misiniz böyle bir açılımla? Meselenin tasarım boyutu bu ikna kabiliyetinde yatıyor.

336-main.jpg

Tasarımın yüzeylere yaklaşımı konusunda günümüz icin akla yatan iki yöneliş olduğu kanaatindeyim;

  1. eleştirel tasarım
  2. deneysel tasarım

Eleştirel ve deneysel tasarım calışmalarını akademi ve cağdaş sanat dünyası yüklenmiş durumda daha çok. Üçüncü seçenek, yani pratik tasarım için daha alınacak yol var.

Pratik tasarımı güdüleyen en önemli etken ekonomi, yani arz talep ilişkisi. Geleneksel anlamda ürün tasarımı bir ihtiyaca cevap verme motivasyonuyla çıkar yola, bugün geliştirilmeye çalışılan bu tarz teknolojiyle, ihtiyaçtan ziyade teknoloji güdümlü insanlara yeni oyuncaklar sunmak gibi bir cıkış noktasına mı sahip? Niyet nedir? Niyet olarak ilk akla gelen şey icat ve medeniyete yeni bir katkı sağlamak. Ama bu yeter sebep midir, bu niyete başka hangi motivasyonlar eklenirse niyet ikna edici olur, gibi sorular.

Sosyal boyut

İnsani cevreleyen yüzeylerin davranış sahibi olması biraz ürkütücü gibi gözükse de, iyimserliğe meyilli insanoğlu için yan etkiler her zamanki gibi sonra dert edilecek boyutlar. Şu an için ben dahil coğumuzun esas merak ettiğiyse;

  • kısa vadede bu yeni icadlar bütününün insanlar tarafından hüsnü kabul görüp görmeyecegi;
  • bir fenomen haline dönüşüp dönüşmeyeceği;
  • dönüşürse bu tutmanın orta vadede melez arayuz platformlarını doğurup doğurmayacagı, uzun vadede konuşan, tepki veren yüzeylerin toplumu ve insanlar arası ilişkileri nasıl değiştireceği;
  • tutmazsa da, bunun çok şeyler vadettiği düşünülen, ama bir noktada tıkanıp kalan sanal gerçeklik uygulamaları (balonu) gibi mi olacağı

soruları var. Bu konuda kişisel kanaatim, insanın güçlü ya da zayıf, insancil(fitri) boyutlarıyla kesişmeyi basşran her teknolojinin, zamanla toplumda kabul göreceği, bir sağduyunun parçası haline geleceği, zıddında, yani bir ortak payda tanımlamayı başaramadığı durumda ise insan coğrafyasının zenginliğinde ancak bir hoş seda olarak kalacağı. Bakalim zaman ne gösterecek.

Teknoloji

Microsoft Surface örneğinde şaşırtıcı bulduğum noktalardan biri fiziksel algılayıcılardansa görsel tanımaya dayalı teknolojinin oynadığı belirleyici rol. Surface sistemi, optik etiketlerin kullanıldığı mini kameralarla desteklenmis bir işlemsel görsellik algoritması ve projektor sistemi üzerine kurulu. Şu an için araştırmacıları en çok meşgul eden sorulardan biri projektor ve gösteri yüzeylerinin optimizasyonu. Halihazırdaki projektor teknolojisi biçim faktorü olarak yer kaplayan, gürültülü ve pahalı bir teknoloji. Önumuzdeki dönem yüzey bilgisayarları, özelleşmiş monitorlerin, işlemsel görsellik ve optik teknolojilerinin gelişimine parallel bir gelişme eğrisi göstereceğe benziyor.

Dara Kilicoglu 02.07.2007

Jonathan Ive (Apple Endüstriyel Tasarım Takımı Başkomutanı)

220px-Jonathan_Ive.jpg

Yine iPod’da olan şey olmaya başladı. Her gören bir tane iPhone istiyor. Ben daha önce Bugün Satışa Çıkacak iPhone İçin
Her Yerde Uzun Kuyruk
başlıklı yazı için yazdığım yorumda ilk jenerasyon Apple ürünü kullanmamak eğilimimden bahsetmiştim (eğilim belki de yeni aldığım 3G Sony Ericsson M600i yüzünden olabilir.)

Apple tarikatına dahil olanlar için yeni Apple ürünü demek, geleneklerin sürdürülmesi anlamına gelir. Apple geniş anlamda iPod adlı ürünü ile tarikat dışına servis vermeye başlamıştı. Şimdi daha önce hiç Apple ürünü kullanmamış olan insanlar bile iPhone’u görünce bir tane edinmek istediklerini söylüyorlar. Bu ilk bakışta aşk gibi birşey olsa gerek. Bu durumda iPhone’dan bahsederken firmanın sayısız ürününü tasarlayan ve endüstriyel tasarım takımının başını çeken İngiliz Jonathan Ive’den biraz bahsedelim.

Ive 1967 senesinde Londra’da bir kuyumcu işçisinin oğlu olarak doğdu. Newcastle Politeknik Üniversitesinde endüstiriyel tasarım okudu. 1992′de Apple için çalışmaya başladı. Öngörüşlü Steve Jobs’un 1997′de Apple’a geri dönmesi ile ‘Apple baş tasarımcısı’ ünvanını aldı. Şirketin karanlık, önünü göremediği ve hatta iflasın ucundan döndüğü günlerde firmayı kar ettirerek büyük ölçüde belini doğrultmasını sağlayan transparan plastik kasalı iMac’leri tasarlardı. Jonathan Ive’nin imzasını taşıyan ürünlerin listesi: iBook, MacBook, PowerBook G4, MacBook Pro, eMac, Mac mini, Power Mac G3, G4, G5, Cinema Display’ler, Newton MessagePad, ayrıca tum iPod’lar ve şimdi de yeni piyasaya çıkarılan iPhone. Ive senede 1.000.000 Sterlin kazanıyor.

Burak Arikan 14.02.2007

Sadece Web Tarayıcısı Çalıştıran Bilgisayarlar Devri

Bugün Mac’den Windows’a veya Windows’dan Linux’a geçmek üç beş yıl öncesine göre çok daha kolay. Eskiden bu işletim sistemleri arasında dosya uyumsuzlukları olurdu. Şimdilerde bir çok program her üç platformda da çalışıyor, yani geçmek için sadece kişisel dosyalarınızı transfer etmeniz yeterli. Hatta bazen bir şey taşımadan sadece geçmeniz bile yeterli olabiliyor. Çünkü giderek kişisel dosyalarımızı Internet üzerinde çalışan servislerde (Gmail, Yahoo servisleri, WordPress, Bloglines, online ofis servisleri, Flickr, Youtube vs.) tutuyoruz.

Automattic‘in (WordPress) CEO’su Toni Schneider geçenlerde yazdığı “The Firefox Computer” yazısında kullandığı iki farklı makina (evde PC yolda Mac) arasında tek önemsediği şeyin web tarayıcısı Firefox çalışıp çalışmadığı olduğunu söylüyor. Bu durumda tek ihtiyacı olan şeyin bir Firefox Bilgisayarı olduğunu ekliyor. “Zaten her işi tarayıcıdan yapıyorsak başka programa ne gerek var, sadece web tarayıcısı çalıştıran bir bilgisayar yeterli olur” bakışı Internet’i platform olarak kabul eden yazılım-servis (web2.0) akımının önemli bir göstergesi.

Nicholas Negroponte’nin başlattığı $100 Laptop bu akımın içine doğmuş bir projedir. Çoğu yazılım servis olarak Internet’te ise çok temel programları çalıştırabilen Internet bağlantılı ucuz bir bilgisayar bir çok kişinin ihtiyacını görebilir. Bu ve benzeri web tarayıcılı ucuz bilgisayarlar dünyaya milyonlarca yeni Internet kullanıcı yaratcaktır ve tabi küresel boyutta tüketim hızlanacaktır.

Burak Arikan 02.10.2005

$100'lık Laptop Etkisi

Yuz dolar laptop

Dünyadaki her çocuğa dizüstü bilgisayar dağıtma amacıyla başlatılan “$100 Laptop” projesi MIT Media Lab‘in kurucusu Nicholas Negroponte tarafından yürütülüyor. Bu kadar ucuz bir bilgisayarin nasıl mümkün olacağı sorusuna Negroponte geçenlerde Media Lab’de yapılan bir sunumda cevap vermeye calıştı. Negroponte bir ürün icin “reklam yapma”nin en büyük maliyet olduğunu, ve bu projede çok büyük miktarda bilgisayarın direk devletlere dağıtılacağını belirtti. Dizüstü bilgisyarlar icin “ekran” diger büyük maliyeti oluşturuyor, bunun için de alternatif olarak e-ink veya mini-projektor gibi çözümler düşünülüyor. Pil sorunu da bilgisyarın yanından bir çark ile şarj edildiginde gideriliyor. Tamamen açık kaynaklı yazılımlar ile çalışacak olan bilgisayar ağırlıklı olarak Çin, Hindistan, Meksika, Brezilya gibi ülkelerde dağıtılacak.

Bu proje beraberinde pek çok yeni düşünceyi getiriyor. Daha hızlı öğrenen ve daha hızlı tüketen bir nesil geliştiğinde şu anda varolan toplumsal kontrol mekanizmaları yerinden oynayacaktır. $100 Laptop projesi hem daha fazla iş gücü ve hem daha fazla tüketim anlamına geliyor.