10.10.2007

Semiyotik Kare ve Sanat

Sanatsal Üretim İçin Gerekli 3 Şey üzerinden bazı tartışmalara girmişken, James Clifford‘ın 1988′de tasarladığı Sanat-Kültür Sistemi diyagramına da yer vermek istedim:

clifford_tr.jpg

Bu diyagram üzerinde konuşmadan önce biraz, burada kullanılan semiyotik kare (veya Greimas dikdörtgeni) nedir, nerelerde kullanılır, bir işe yarar mı, bunlardan bahsetmekte yarar var.

Semiyotik kare, doğal dillerde ikili karşıtlık olarak bulunan ve birbirlerinin anlamları ile sürekli etkileşim içinde olan, kimisi bu etkileşimin etkisiyle anlam değiştirebilen, bir anlamda ayrılmaz ikili oluşturan terimlerin (ölüm/yaşam, eril/dişil, Doğu/Batı, merkez/çevre, insan/makina, doğa/kültür, doğa/teknoloji, kahraman/düşman, fiziksel/sanal, gerçek/hayali, Sağ/Sol, ziyaret/ikamet, dinamik/statik, vs. gibi) analizini yapmak ve analitik sınıf sayısını dörde (örneğin ölüm, yaşam, yaşam ve ölüm (“yaşayan ölüler”), ne yaşam ne ölüm (“melekler”) gibi), sonrasında sekize veya ona çıkarıp genişletmek için kullanılan bir araç.

S1 ve S2 teriminden başlayarak ortaya çıkan ilişkiler:

  • S1 ve S2: karşıtlık
  • S1 ve ~S1, S2 ve ~S2: çelişiklik
  • S1 ve ~S2, S2 ve ~S1: tamamlayıcılık

Semiyotik karede, ilişkilerin yanında S1 ve S2 kullanılarak oluşturulan “meta-kavramlar”:

  • S1 ve S2
  • ne S1, ne de S2

life_death_tr.jpg

Bunları eril-dişil örneğine oturtacak olursak:

  • S1: eril
  • S2: dişil
  • ~S1: eril değil
  • ~S2: dişil değil
  • S1 ve S2: eril ve dişil; hermafrodit
  • ne S1 ne de S2: ne eril ne de dişil; aseksüel

Tekrar sanata dönecek olursak, sanat ve sanat olmayan arasındaki ilişkinin dinamiğine birçok zaman sanatçılarca müdahale edildiğini görmek mümkün. Örneğin dekoratif öğeler, kitle iletişim imgeleri, popüler kodlamalar, kitlesel üretim, tüketim malları, kitsch, kopyalanabilirlik hep “sanat olmayana” dair özelliklerken, bunlardan birçoğu sanatçılarca ironik olarak kullanıldı. Bunun yanında, kelime anlamlarının semantik ağ üzerinde sürekli hareket edebilmeleri sayesinde sanat dünyası denilen, “sanat” ile “sanat olmayan” arasındaki ayrıma ihtiyaç duyan ve bunu belirleyen sistem varlığını sürdürmeye devam etti. Bütün bu dinamiklerin bu kadar basit bir diyagramla özetlenebileceğinden emin olmasam da Clifford’ın diyagramını, çok daha karmaşık bir ağın kesiti olarak görmek olası.

03.07.2007

Türketici: Bir Nuri Çolakoğlu Önermesi

Vizyoner medya girişimcisi ve DMG üst düzey yöneticilerinden Nuri Çolakoğlu, bundan üç ay önce katıldığı MOMO – İstanbul etkinliğinde yaptığı sunumda yepisyeni bir önermeyle çıkageldi. “ingilizcesi de bir garip bunun zaten” diyerek prosumer‘a “türketici” adını koydu. Gadget’ın türkçe karşılığı hakkında oluşan gündemle de ilişkilendirerek ben de bu önermeyi yazımın başlığına taşıdım. Oysa bu sunumda daha önemli noktalar vardı.

Medyayı yönetenler ne düşünüyor?
Hiç merak ettiniz mi; bir geleneksel-medya yöneticisi, web 2.0 ve prosumer konusunda neler düşünüyor acaba? Kabul etmek gerekir ki Nuri Çolakoğlu geleneksel medyanın en açık fikirli ve girişimci temsilcilerinden biridir. Yani ortak bir dil yakalamanız mümkündür. Bu yüzden söylediklerine kulak vermekte fayda var.

Çolakoğlu prosumer’ı, yani gelişen teknoloji ve ağlı yaşam ışığında hem üreten hem de tüketeni, yeni bir insan türü olarak niteliyor. Buna Time Warner iştiraki olan ve sadece New York haberleri veren katılımcı kanal NY1‘ı örnek gösteriyor.

Mesele Youtube’a gelince rakamlar konuşmaya başlıyor. Kaynağı belirsiz bir araştırmanın 2010 öngörüsüne göre tüm video servislerine 1 milyar 116 milyon video yüklenecek, bu videolar ise 65 milyar kez izlenecek. Kaba bir hesapla üretim(katılım)/tüketim oranının 1/65 olduğunu söyleyebiliriz yani. Hiç de fena sayılmaz değil mi?


Aynı araştırmaya göre 2010 yılında üç büyük video sunucusunun pazar payları: youtube (22.5), MySpace Video (16.5) ve Yahoo! Video (6.9) olacak. Elde edilecek gelir ise 852 milyon dolar.

Televizyonun Demokratikleşmesi

Videolar bir yana, Çolakoğlu internetteki içeriği üçe ayırıyor; profesyonel, iletişim amaçlı ve kişisel. Bunlar bildğimiz şeyler zaten. Ama Nuri Çolakoğlu’nun kişisel içeriği “iletişimdeki demokratikleşme” olarak değerlendirmesi ise bir medya yöneticisinden beklemediğimiz türden açıklamalar.

Televizyonun demokratikleşmesi Çolakoğlu’na göre üç temel süreç yaşadı;

1.Evre : Büyük programcılar evresi (Kimin neyi ne zaman seyredeceğine karar veren büyük programcılar)
2. Evre : Zaman ve yar kayması (Önce VCR, sonra PVR ve TiVO ile başkalarının hazırladığı içeriği kendi seçtiğin yerde ve zamanda izleme olanağı)
3. Evre : Sadece seyretme, sen de yap

Televizyonun demokratikleşmesindeki bir sonraki adım ise IPTV olarak görülüyor. Yalnız Çolakoğlu, IPTV’den bahsederken;

“Özellikle büyük ticari kurumların doğrudan kendi hedef kitleleri ile çok makul bütçelerle doğrudan bağlantı kurmasını ve hedefe yönelik iletişimini geliştirmesini mümkün kılacak bu uygulamanın kısa zamanda yayılması doğal görünüyor.”

şeklinde bir değerlendirmede bulunmuş. Demokratikleşmenin bana çağrıştırdığı şeylerden bir hayli uzak olan bu açıklamaya pek anlam verdiğim söylenemez.

Çolakoğlu’na göre televizyonun demokratikleşmesindeki son adım ise Mobil TV. Çolakoğlu asıl yer kaymasının bu olduğunu söylüyor ve AB Komisyonunun iletişim, medya ve teknolojiden sorumlu Komiseri Vivenne Redding’in bu konudaki yapısal önerilerini aktarıyor.

Sunumun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

İlgili Düğümküme yazıları:

07.06.2007

Türkçe Karakter İçermeyen Türkçe İsim

Bir kaç yıl önce bebeği olan bir arkadaşıma çocuğuna ne isim koyacağını sorduğumda hiç beklemediğim derecede analitik bir yaklaşımla karşılaşmıştım. Arkadaşım bana şu kriterlere uyan bir isim aradığını söyledi:

  1. Türkçe karakter (ç ö ı ş ğ ü) içermeyecek
  2. İsmin son harfi ile soyadın ilk harfi ulama yapmayacak
  3. Doğadan bir isim olacak
  4. Uniseks isim olmayacak
  5. Büyük ve küçük ünlü uyumuna aykırı olmayacak

İsim koymaya Excel tablosu ciddiyeti ile yaklaşan arkadaşımın kriterlerindeki ilk maddeye çevremde son zamanlarda sıkça rastlamaya başladım. Bu titizlik Türkçe karakterlerin uluslararası ortamlarda zor söylenmesi ve yazılmasına bağlanabilir. Peki çocuk her gün yurtdışına seyahate gitmeyecekse Türkçe karakterler neden bu kadar tukaka? Belki de şu yüzden: Çocuk gerçek hayatta olduğu kadar internette de var olacak, bir internet bireyi olacak. Adını yazacak ve söyleyecek grup her milletten olabilir. Uluslararası ilişkiler diplomatlardan ve konsolosluklardan bağımsız. Barış Manço‘nun dediği gibi, memleket dünya. Her an her yerde bir dünya dünyalı ile iletişim kurmak an meselesi.

Zamanın önemli olayları ve kişileri isim trendleri üzerinde spot etkiler yaratıyor (mesela 17 Ağustos depreminden sonra deprem öncesine göre çok az bebeğe Veli ismi verilmiş). Spot olmaktan çok öte bir süreç olan internet hayatı bakalım ne gibi yeni isimlerin ve trendlerin ortaya çıkmasına yol açacak.