18.07.2007

Oyumu Neden Baskın Oran'a veriyorum?

bagimsiz-oy-pusulasi.png

Son bir aydır Bağımsız Sol Aday Baskın Oran‘ın kampanyasını takip ediyorum. YouTube’a koyulan TV programlarındaki tartışmalarından sokaklardaki çekimlere kadar videolarını seyrettim. Sonra röportajlarını ve kendi yazdığı son yazılarını okudum. Bunlardan önce hiç haberim yoktu kendisinden. Baskın Oran kendini ifade ederken şu üç şey dikkatimi cekti:

  1. Hem genel hem de detaylı biçimde konuşabilmesi
  2. Konuşurken konular arasında yalın bağlantılar kurabilmesi
  3. Samimiyeti

Bu özellikleriyle diğer bildiğim tüm politikacıların ne kadar bilgisiz, alakasız, bencil ve samimiyetsiz olduğunu hatırlattı bana Baskın Oran.

Oran’ın ezber bozmak sloganı çok açık. O kadar etkili bir söz ki rakip adaylar ve partiler bile farketmeden kullanır oldular. Ezber bozmak sadece eleştiri yapmak değil aktif bir şekilde eleştiriyi harekete geçirmek demek. Ezber bozmak Düğümküme’de bağımsız yazar çizerler olarak ağlı bağlı hayatın getirdiklerini götürdüklerini açık edereken, görünür, yani tartışılır kılarken amaçladığımız şey.

Baskın Oran kampanyasında YouTube videoları, Flickr fotoğrafları, cep telefonu uygulamaları, bloglar ve benzeri kitleden-kitleye iletişim sistemlerinin gayet yerinde kullanılması bu hareketin ne kadar yenilikçi olduğunu gösteriyor. Seçim sitesi hemen hergün yeni içerikle yenileniyor. Yaklaşık dört ay önce Türkiye’de 16 milyon internet kullanıcısı olduğunu bunun yarısı oy verebiliyorsa sadece Internet kullanıcılarının Türkiye’de çok önemli bir politik ağırlığı temsil ettiğini yazmıştık. Baskın Oran’ın hemen her bilgiyi yazıyı resmi görüntüyü internet’e taşımasıyla bir bilişim çağı düşünürü olarak Internet’in toplum üzerindeki etkisini hazmetmiş olduğunu anlıyoruz.

Baskın Oran alışılagelmiş kalılplara yüklenerek bir çok kişinin aklını karıştırıyor. Ayarlı lise tarih kitaplarından, yetiştirildiğimiz apolitik ortama, hesabı yapılamayan derin devlet oyunlarından merkezden-kitleye medya şirketlerinin ayarlı mesajlarına kadar her yerde yaşamımızı kökünden etkileyen meseleler eksik yanlış bilinçsizce sunuldu bizlere. Bugün eğer duyduklarınızdan aklınız karışıyorsa öğreniyorsunuz demektir. Baskın Oran önce anlayışlılığıyla sizi “ezberletildiğiniz kalıplar”da yakalıyor, sonra samimiyeti ile sizi o kalıplardan alıp bilmediğinizden çekindiğiniz gerçeklere götürüyor, ve sonra da engin biligisyle olan biteni tüm ilişkileriyle açık seçik anlatarak sizi yavaşça yere bırakıyor.

Baskın Oran meclise ana muhalafet olarak girmeyi hedeflediğini açık açık belirterek ayaklarının yere bastığını gösteriyor. Bağımsız bir adayın ne gibi avantajları olduğunu çok iyi biliyor ve bilgisini aynı yoğunlukta ve olgunlukta bize aktarıyor. Ayrıca tüm bağımsız adaylara koyulan bilinçli engellerle –TRTde konuşturulmama, yurtdışında yaşayanların bağımsızlara oy verememesi, oy pusulasına logo veya sayı koydurtmama – bizzat uğraşıyor.

Oyum Baskın Oran’a çünkü bu hareketin çağdaş dünyada bile yaşanmamış cesaretli bir demokrasi adımı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin renkli kültürünü bastırmak yerine bunu açıkça kucaklayan, farklı kimliklerin bir arada mutlu yaşamasını amaçlayan, farklı sesleri destekleyen ve bunların Türkiye’nin gerçeği olduğunu tüm samimiyetiyle bize hatırlatan Baskın Oran’ın mecliste bizi temsil edebileceğini düşünüyorum. Oyumu Baskın Oran’a veriyorum.

Baskın Oran’ın YouTube Videoları

http://baskinoran.net/public/bilgi.aspx?id=13

Baskın Oran’ın Kendi Yazıları

Son Yazıları
Karşı İddianame
Ezber Bozan Sözlük

Etkinliklerden Flickr Fotoğrafları

http://www.flickr.com/photos/robokow/collections/72157600602863146/

http://www.flickr.com/photos/9874720@N03/

http://www.flickr.com/photos/9976645@N04/sets/72157600767708951/

Ekşisözlük Baskın Oran Tartışması

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=baskin+oran

Etiketler

, , , ,

39 Yorum

  1. Dara Kilicoglu

    Burak goruslerini acik acik burada bizlerle paylastigin icin tesekkurler. Oyle gorunuyor ki Baskin Oran’i destekleyenlerin cogu dogal olarak kendilerini Baskin Oran ile protokol kurma seviyesinde cok rahat hissediyorlar. Ben sahsen ne yapacak, ne diyor, olur mu olmaz mi bunlar ile gercekten ilgilenmiyorum. Hislerim bana bunun bir model degisimi oldugunu ve bunun da iyiye isaret oldgunu soyluyor.

    Halki bir arada tutarak onlarin nabzina gore serbet verme durumu ozellikle kitlesel medyacilarin oldukca sik basvurdugu bir yontem. Aksi takdirde ayakta kalmalari pek mumkun olamaz. Baskin Oran farkli kulturlerin farkinda ve bunlarin nasil kucaklanacagini oturup dusunmus. Yazinda renkli kulturel cesitlilik ile ilgili satirlari okurken eski bir hikayeyi/olayi hatirladim. Bundan medya sistemlerinde ‘halki bir arada tutan unsur(binding influence)’ olarak bahsediliyor.

    Hikaye: Turkiye’nin penaltisini vermeyen Koreli hakemin resmi tam sayfa Star gazetesine basiliyor. Hakemin fotografta elinde tuttugu panodaki orijinal icerik silinerek yerine ‘Ben serefsizim abiler’ yaziliyor. Altina da hakemin email adresini eklenerek, ‘hakeme tiklayin’ yaziliyor.

    Senelerce kitlesel tahrik, kitlesel nefret veya kitlesel yabancilastirma gibi ‘birarada tutucu unsurlar’ ile ozenle yetistirildigimizi dusundugum icin Baskin Oran ile acikca benzer dertlerden muzdarip oldumu anliyorum.

  2. ebru

    Yazılanlara söylenenlere bakıldığında saygı duyabilir, farklı bir siyasetçi olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak madem herşeyi bu kadar iyi düşünen bir kişiyse PKK nın uzantısı olan DTP lilerin Diyarbakır mitinginde neden bulunuyor? Apo sloganları atılırken neden rahatsız olmuyor? Değerlendirme yaparken nerede ve kimlerle birlikte olduğuna da dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum.
    Bİzim Kürt sorunumuz yok. Bizim bu sorunu varmış gibi gösterip, bundan bir şekilde rant sağlamak isteyenlerle sorunumuz var.

    Haber içeriği ;
    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6916207.asp?gid=180

  3. arikan

    24-25 Eylül 2005’te Ä°stanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapılan “Osmanlı Ermenileri…â€? konferansında verilen bildiri. Ekşi Sözlük’de nisandede isimli kullanıcının 04.10.2005 tarihinde Baskın Oran girdisine eklentisi, aynen kopyalayıp buraya yorum olarak yapıştırıyorum. Ben bu bildirinin tümünü okudum ve umutlandım, size de cesaretle yaklaşmanızı ve anlatılan çerçeveyi hazmetmenizi öneririm.

    - – -

    son tabuâ€?nun kökenleri:
    türkiye kamuoyunun ermeni sorunundaki
    tarihsel-psikolojik tikanişi

    baskın oran

    önce, tanım: tabu, “hainâ€? ilan edilmeyi göze almadan konuşulamayan konudur.
    sınıf, komünizm/sosyalizm, kürt, kürdistan, kıbrıs, laiklik, hatta atatürk’ü eleştirmek…
    bütün bunlar tabu idi. artık değil. bir tek 1915 tabusu kalmıştı; o da bir süredir tabu olmaktan çıktı çünkü tartışılıyor. bu konferans, bu son tabu’nun yıkılışının tescilidir, türkiye’nin son devekuşluğundan kurtuluşudur; kutlu olsun.
    ***
    son tabu’yu incelemeye başlarken metodolojiye ilişkin şey söylemek istiyorum:
    1) konuyu, üç devreye ayırarak inceleyeceğim: osmanlı’nın son günlerinde tabu; kurtuluş savaşında ve cumhuriyet’in başlarında tabu; günümüzde tabu.
    2) bu üç devrenin herbirinde konuyu, ilgililerin beynine girmeye çalışarak (empati yaparak) inceleyeceğim. arada ve sonuç’ta da kendi fikirlerimi söyleyeceğim.
    ***

    i) osmanli’nin son günlerinde tabu:

    bu dönemde bu konu tabu falan değildir. konuşulmakta ve tartışılmaktadır. kötülükleri inceleme komisyonu ve divan-ı harb-i örfi kurulmakta, ölüm cezaları verilmektedir.
    belki daha da önemlisi, meclis-i mebusan’da kıyım sorumlularının kovuşturulması ve cezalandırılması için misak-i milli’ye “tecziye (cezalandırma) ahitnamesiâ€? adı altında bir “madde-i müstakileâ€? eklenmektedir.
    bu konu türkiye’de fazla bilinmez. çünkü, dikkat ettiyseniz, türkiye’de bir belgeden ne kadar çok bahsediliyorsa o belge o kadar az biliniyordur; kimsecikler okumamıştır. ör. misak-i milli’nin 6 madde olduğunu bilen bile azdır. bu nedenle, tecziye ahitnamesini biraz basitleştirerek okuyorum:
    “harb-i umumiyi getiren buhranlardan başlayarak meclis’in açılışına kadar harbe iştirak ve harbi sevk ve idarede ve alelumum siyaset-i dahiliye ve hariciyede basiretli ve uyanık hareket etmeyerek devlet ve milletin yüksek çıkarlarına zarar veren ve bugünkü felaketi doğuran bakanlar kurulu ile işbirlikçilerinin mesuliyetlerini araştırmak, izlemek ve cezalandırmak kesin talebimizdir. 28 ocak 1920â€?.
    burada, adları verilmeden, bütün tehcir sorumlularının cezalandırılması istenmektedir ve misak-ı milli ankara’da hazırlandığına göre bu madde de ankara’dan gitmiştir.
    ***
    fakat, diğer yandan, bu tabunun kökenleri bu döneme kadar uzanır.
    imparatorluk batarken, hem ittihatçı seçkinler, hem de anadolu eşrafı paniktedir.
    bunun sebebi hem bir “hayatta kalma ve meşru müdafaa psikolojisiâ€?nin varlığıdır, hem de ayrıca ideolojik ve ekonomik nedenler söz konusudur.
    seçkinler paniktedir. kafalarındaki şudur:
    “osmanlıcılık ve islamcılık işe yaramadı. son elli yılda (1870-1920) toprağımızın yüzde 85’i ve nüfusumuzun yüzde 75’i gitti. kadınlar ve oğlan çocuklar yangın yerlerinde bir lokma ekmeğe vücudunu satıyor. elimizde bir tek anadolu kaldı. o da giderse bittik ki, onu da ezelî düşman rusya’ya ermeniler vermek istiyor. payitahtın göbeğinde bile polis öldürüyorlar. yöntemleri aynen balkan komitacı yöntemleri. biz bu filmi daha önce gördük: isyan – bastırma – dış müdahale – muhtariyet – ayrı devlet. bu sarıkamış ve çanakkale felaketi ortamında ermeniler bir de rus ordularının içinde saldırıyorlarâ€?.
    eşraf paniktedir. kafalarındaki şudur:
    “1895’te ve 1915’te ermenilerden kalan mallara şimdi gelip sahip çıkacaklarâ€?. ve ayrıca: “ya ermeni çeteleri yine kurulursa?â€?
    nitekim, türkiye’de dikkat ettiyseniz üç tane “sıfatlıâ€? ilimiz vardır: “şanlıâ€?urfa, “kahramanâ€?maraş, “gaziâ€?antep. oysa, güneydoğu’da düşmana direnerek kurtuluş savaşını başlatan bu illerimiz, 9 aydan fazla süren ingiliz işgalinde (17.12.1918-11.1919) tek silah patlatmayacak, ancak fransızlar gelince işgale direnmeye başlayacaklardır: çünkü onlarla birlikte ermeni lejyonu da gelmiştir. bu lejyonun ikili bir etkisi olacaktır: a) el konulan ermeni malları elden gidebilecektir; b) bu lejyonun yaptığı rezaletler (öldürmeler, yağmalar, ırza geçmeler vs.) büyük tepki doğuracaktır.
    ***

    ii) kurtuluş savaşinda ve
    cumhuriyetin başlarinda tabu

    bütün olayın motoru, sevr barış antlaşmasıdır.
    sevr’in her yanda görülen haritasını bilirsiniz: osmanlı’ya ancak orta anadolu kalmıştır. oysa bu harita doğru değildir. osmanlı’ya trakya’da yalnızca istanbul’un kalmasına karşılık, antlaşma anadolu’yu neredeyse tümüyle lozan sınırları biçiminde bırakmaktadır. fakat işin inceliği şuradadır ki, osmanlı’ya bırakılan bu anadolu topraklarında 3 bölgenin çok yakında ayrılması öngörülmüştür:
    1) md.62-64’e göre: altı ay içinde gerçekleşecek bir özerk kürdistan kurulmaktadır ve bu bölge belli koşullarla bir yıl sonra bağımsız olabilecektir.
    bu maddelerin sonucu şu olacaktır: 1930’larda türk kimliğinin etnik bir tanımlamaya gitmesine ve “dağ türkleriâ€? gibi terimlerin çıkmasına yol açacaktır.
    2) md. 65-83’e göre: izmir ve civarı beş yıl sonra yunanistan’a katılabilecektir.
    bu maddelerin sonucu şu olacaktır: rumların büyük çoğunluğunun anadolu’dan 1923 mübadelesiyle atılmalarına, kalmasına izin verilenlerin yani “etabliâ€?lerin de 1942, 1955 ve 1964’te varlık vergisi, pogrom ve göçe zorlama yollarıyla etnik temizliğe maruz kalmalarına yol açacaktır.
    3) md. 88 ve 89’a göre: trabzon vilayeti ve doğu anadolu’da, yani anadolu’nun yaklaşık üçte birinde sınırları belirsiz bir büyük ermenistan kurulmaktadır. md.142 ve 144’ye göre de ermeniler dönüp mallarını alabilecek, dinlerine geri dönebileceklerdir.
    bu maddelerin sonucu şu olacaktır ve türkiye cumhuriyetinin kurulması açısından asıl önemli olan da budur: kurtuluş savaşında karadeniz halkları ve özellikle de kürtler ankara’nın yanında çarpışacaklardır, çünkü kesinlikle karadenizli ve özellikle de kürt çoğunluklu bir bölge ermenistan yapılmaktadır. eğer kürtler ankara’ya katılmasaydı kurtuluş savaşı ne olurdu, bilemiyorum. ayrıca bu olay, daha sonra da, “türkâ€? kimliğinin inşasında ermenilerin temel “ötekiâ€? ilan edilmesiyle sonuçlanacaktır.
    işte bu ortamda, tehcir sanıklarını idama mahkum eden aynı mahkeme bir de m.kemal ve arkadaşlarını gıyapta idama mahkum edince ve bir de tehcir’in önemli kişileri ankara’ya gelip katılınca, tecziye ahitnamesi tamamen unutulacaktır. zaten, misak-ı milli’nin kabul edildiği 28 ocak 1920 oturumunda müzakere ve kabul edildiği sırada bu ahitname misak-ı milli’ye bir “ekâ€? biçiminde konulmuştu ve çoğu milletvekili tarafından geçiştirilmek istenmişti. nitekim, 17 şubat 1920’de yapılan ikinci celsede ilgili konuşma şöyle geçmiştir (belge için ahmet yıldız’a teşekkür ederim):
    zeki bey (gümüşhane) “efendim, bendenizin sözüm var. (gürültü) ahitname’de mesuliyet-i vükelâ hakkında olan madde yoktur, noksandır. rica ederimâ€?.
    reis: müzakere bitmiştir efendim (…)
    bu durumda, tecziye ahitnamesi fiilen unutulmuştur. nitekim, lozan’a giderken heyete on dört maddeden oluşan bir talimat verilmiştir. bunlardan sadece iki tanesi “olmazsa olmazâ€? niteliktedir. yani, “karşı taraf kapitülasyonlarda ısrar ederseâ€? ve “ermeni yurdu meselesinde ısrar ederseâ€?, heyet görüşmeleri kesip ankara’ya dönecektir.
    sonuçta, halkın ve özellikle de seçkinlerin kafasındaki şudur:
    “biz bu gayrimüslimlere 1839 ve 1859’da haklar verdik, yetmedi. şimdi de anavatanı istiyorlar. hem de düşmanların yardımıyla. bundan sonra bu ülkede onlara yer yoktur. onlara varsa, bizlere yokturâ€?.
    neticede, ermeni sorunu diye bişey cumhuriyet döneminde kolektif bellekten tamamen yok olacaktır.
    ***

    iii) günümüzde tabu ve sevr paranoyasi

    şimdi, bugünkü türkiye insanının beynine girelim:
    “1920’de sevr’i bize empoze edenler şu anda ab üyeleri. aynı şartları yine dayatıyorlar. azınlık hakları diyerek ülkeyi parçalayacaklar. bunların içte de “demokrasi istiyoruzâ€? diyen uzantıları var. bunun yanı sıra bütün komşularımız da bizi yok etmek için sınırlarımızda hazır bekliyorâ€?.
    sevr yapıldığında olmayan bir sevr paranoyası bugün gittikçe yükselmektedir. genel sebebi: küreselleşmenin ulusal kimliklerin ödünü koparmasıdır; düşünün ki küreselleşme fransa’da ve hollanda’da bile insanların ödünü koparıyor da ab anayasasına olumsuz oy verdiriyor.
    tabu’ya ilişkin özel durumlar ise şunlar:
    1) tarihsel: millet sisteminin mirası
    1454’te uygulanmaya başlanan ve 1839’da ve 1856’da teorik olarak kalkan millet sistemi fiilen devam etmiştir. hatta dikkat ederseniz, cumhuriyet’te şu anda bile fiilen devam ediyor.
    insanların dinlerine göre sınıflandıran millet sisteminin iki özelliği vardı: a) asimilasyoncu değildi, çoğulcuydu, hatta bugün bile olmayan grup hakları veriyordu; b) ayrımcıydı; müslümanları millet-i hakime (hüküm veren millet), gayrimüslimleri millet-i mahkûme (hakkında hüküm verilen millet) yani ikinci sınıf tebaa sayıyordu.
    türk milliyetçiliği başlayınca, birinci nitelik kayboldu ve ikincisi su yüzüne çıktı. milliyetçilik bunu, 19. yüzyıldan itibaren gayrimüslimlerin büyük devletlerin maşası sayılmalarının da etkisiyle, ulusal kimliği inşa etmek için “ötekiâ€?yi yaratmakta kullandı.
    nitekim, dikkat ettiyseniz, bugün gayrimüslimleri “türkâ€? saymayız. ne onlar kendilerini türk sayarlar, ne de türkler onları türk. hatta, yine dikkat ettiyseniz, “makbulâ€? bir türk vatandaşı olmak için lahasümüt olmak gerekir: laik, hanefi, sünni, müslüman, türk. millet sisteminin fiilen devamından başka bir şey değil.
    2) bilgisizliğin etkisi
    türkiye’de insanlar, kimi iddiaların aksine, “vicdanlarını susturmak içinâ€? veya “sevdiklerinin katil olduğunu duymak istemedikleri içinâ€? 1915 kırımını tabu sayıyor değillerdir. hiç ilgisi yok. ben hayatımda ilk defa 19 yaşımda amerika’da afs öğrencisiyken ermeni gördüm ve ilk defa orada “ermenileri kestinizâ€? diye birşey duydum ve hiçbir şey anlamadım, hemen de unuttum. okuldan arabalarla çıkarken, çok matrak bir arkadaşım olan bob harabedjian gülerek laf attı: “you dirty turk! you killed armenians!â€? hiçbir şey anlamadım ve güldüm geçtim.
    diyeceksiniz ki, doğudaki insanlar bunu tevatür biçiminde duymuşlardır. fakat hem “asıl onlar bizi kesti!â€? biçiminde duymuşlardır, hem de bu ülkenin kamuoyu dediğiniz zaman doğudaki köylünün etkisi marjinaldir.
    işin doğrusu şudur: insanlar bu konuyu ilk defa asala cinayetleri vesilesiyle duydu ve şoka girdi. bu şok da tabuyu kuvvetlendirdi. bu adeta, sabahleyin, kurduğunuz radyoyla uyanmak yerine el bombasıyla uyanmak gibiydi.
    insanlar doğu anadolu ermenilerinin cidden isyan edecek nedenleri olduğunu bugün bile bilmiyorlar. nereden öğrensinler istiyorsunuz? sanıyor musunuz ki, bu salonun dışında bunları bilen bir bu salon kadar daha insan var?
    sağcılar bilmiyorlar ve bilmek istemiyorlar. solcular da hiç farksız. zaten, farkındaysanız, türkiye’de biz 1960 ve 70’lerde solculuk diye hep milliyetçilik yaptık ve buna en fazla alet olan kavram da, bugün bal gibi yabancı düşmanlığı anlamına gelen “anti-emperyalizmâ€? kavramıydı. türkiye’de “yabancı devletler bu isyanları desteklediâ€? dedin mi, bitmiştir. hemen arkasından şu gelir: “arkamızdan vurdular, biz de cepheyi temizledikâ€?.
    insanlar bazı şeyleri öğrendikleri zaman farklı düşünecekler.
    3) “bunun arkasından başka şeyler gelecekâ€? korkusu: 3 t: tanıma, tazminat, toprak
    şimdi, yukarıdaki son cümlemi hemen yanlışlamak istiyorum. çünkü insanlar bu konuda diasporanın söylediklerini öğrendikçe daha fazla ve daha sert itiraz ediyorlar. diaspora derken, monolitik bir bloku değil, bu ermeni topluluğunda sesini duyuranlar arasında egemen olan duygu ve düşünce kesimini kastediyorum.
    dün taksi şoförü söyledi. “soykırım terimi kabul edilse ne olur dersin?â€? dedim, “tazminat isterler, arkasından da toprakâ€? dedi. bunları ortaya atarak, diaspora, bizzat tanıma’yı önlüyor. alfabesini bile terk ettiği bir imparatorluğun yaptıkları için niye tazminat ödeyeceklerini insanlara türkiye’de kimse asla anlatamaz.
    toprak ise tamamen saçma. sözünü bile etmeye değmez ve diasporanın aklı başında olanları buna hiç girmez. bu konunun nasıl bir tepki yarattığını görmek için şu örnek yeter:
    ermenistan sovyet sosyalist cumhuriyeti yüce konseyinin 23 ağustos 1990’da yayınladığı “ermenistan’ın bağımsızlığı hakkında bildiriâ€?nin 11. maddesi doğu anadolu’dan “batı ermenistanâ€? diye bahsetmişti. yani, 1921 moskova ve kars antlaşmalarıyla saptanan türkiye sınırını tanımadığı göstermek istiyordu. bu husus, aynı maddedeki “jenositâ€? teriminden çok daha fazla tepki yarattı. ter petrosyon hükümeti aynı hatayı tekrarlamadı ama, bu tepki bugün aynen sürüyor. dışişleri mensupları nezdinde bile. üstüne bir de d.karabağ’ın işgali binince, her an gündeme getiriliyor. tabu’ya en fazla katkıda bulunan şeylerden biridir.
    4) türk diplomatlarına suikast ve cezasız kalması.
    nasıl 1915 kırımının cezasız kalması ermeni halkında büyük tepki yarattıysa, bu kırımdan hiç bilgisi olmayan türkiye halkı da diplomatlarının öldürülmesine büyük tepki duydu.
    her cinayette, derhal jenositten bahsedildi, hemen 1915 fotoğrafları gösterildi. adeta, “aferin, ellerine sağlıkâ€? dendi. dahası, katillerin çoğu ya yakalanmadı yada sembolik cezalarla salıverildiler.
    üstelik bu dönemde türkiye’de anarşiden günde 10-20 kişi ölüyordu; türkiye insanı bu cinayetleri bununla birlikte düşündü.
    bütün bunlara halkın tepkisi o kadar fazla oldu ki, içişleri bakanı meral akbilmemne öcalan’a hakaret etmek için “ermeni dölüâ€? dediği zaman halktan kimse çıkıp da “sen utanmıyor musun?â€? demedi.
    5) nihayet, belki de en önemli sebep: jenosit terimi.
    önce şunu iyi koyalım: jenosit terimi, sosyal bilim terimi değildir; böyle yeni icatlar çıkarmak bilimsel olarak o kadar kolay değil. 1948’den beri kullanılan bir hukuk terimidir.
    ama mesele orada değil. şurada: diaspora, onlarca yıl “metz yeğernâ€? (büyük felaket) dediği 1915 kırımına, jenosit terimi 1948’de çıkıp da o menfur yahudi kırımını simgeler hale gelince, büyük bir keşif yaptı: 1915’i yahudi jenositiyle aynı şey saydırıp tepkiyi artırmak için buna da jenosit demek, dolayısıyla da türkleri nazilerle özdeşleştirmek.
    bunun arkasından da, gaz odaları arayıp bulmak gelir. nitekim, trabzon’da gaz odaları kurulduğunu şu anda iddia eden araştırmacılar var. bunlar, ermeni halkına onur getirmekten uzak şeylerdir. mazlumiyeti temel ve hatta biricik sermaye yapmak mazlumu küçük düşürür ve onun haklılığını fiilen azaltır.
    ingilizcede meşhur deyimdir: hem pastayı ye, hem kreması bozulmasın, bu olmaz. diaspora hem türkiye 1915 kırımını tanısın ve inkâr etmeyi artık bıraksın istiyor, hem de bunu yahudi soykırımıyla aynı şey sayarak türkiye’de sorunun tartışılmasını ve tanıma’yı zorlaştırıyor.
    dahası, “1915 kıyımı diye bir şey yoktur!â€? biçiminde bir inkârı tetikliyor ve iki taraflı “terminoloji fetişizmiâ€?ne yol açıyor: “soykırımâ€? ve “sözde soykırımâ€? fetişizmlerine.
    ***

    sonuç:

    1) bu ermeni tabusu, türkiye’nin hasta kafa yapısının bir sonucudur ve ülkedeki sevr paranoyasının en büyük tetikçisidir.
    paranoya, bir akıl hastalığıdır. iki türlü çatışma yaratır: a) paranoyak olan kişinin zihninde, b) paranoyak ile onunla çatışmakta olanlar arasında.
    türkiye’deki paranoya, ülke bu konuyu tabu saymayı bıraktığı zaman iyileşecektir. bu iyileşme hem türkiye insanını hem de ermeni insanını özgürleştirecektir.
    bu tarihsel görev, türkiyeli aydınlara düşer. bu görev yapılmadıkça, türkiye tarafında prof. halaçoğlu’ların, ermeni tarafında prof. halaçyan’ların egemenliği sürecektir.
    bu görev başlamıştır ve yapılmaktadır; en büyük kanıtı da bu konferans’tır. burada çeşitli cesur aydınların yanı sıra, h.dink’in başlattığı agos gazetesinin de rolü büyüktür.
    2) fakat bu sorunun çözümü bu kadar basit değildir. çünkü bu mesele iki taraflı meseledir. ermeni halkı ve özellikle de diasporası (çünkü diaspora hem yaşadığı ülkede azınlık hem de anavatanından uzakta azınlık olduğu için kimlik sorununu daha yoğun yaşamaktadır) 1915’in inkarı yüzünden sarsılmış bir zihin yapısı, bir travma yaşamaktadır.
    bu travmanın tedavisi de ermeni diasporasına düşer. bu tedavi hem ermeni insanını, hem türkiye insanını özgürleştirecektir.
    ermeni halkının en dinamik unsuru olan bu diaspora, bugüne kadar, insanlığa unuttuğu bir trajediyi hatırlatmak gibi tarihsel ve önemli bir rol oynamıştır. şimdi sıra, iki devlet arasında bir diyalog yaratıcı rol oynamaya gelmiştir. en azından, diyalog kanallarını tıkamamak biçiminde bir roldür bu.
    diaspora bunu yapmak istemeyebilir. kendisi için çok daha yararlı saydığı bir şeye, yani türkiye’yi her fırsatta sıkıştırmaya devam etmeyi tercih edebilir. ne de olsa, “tuzu kuruâ€?dur (ermenicesi: “ağı çor eâ€?).
    diasporanın büyük çoğunluğu, bugüne kadar böyle yapagelmiştir. önce türk diplomatlarının katlini onaylamıştır, sonra da “jenosit kararlarıâ€?na yüklenmiştir. her iki yöntem de siyasal olarak büyük başarı kazanmıştır, fakat birincisinin etik değeri ve ikincisinin de hukuksal değeri, yani ikisinin de uzun dönemdeki etkisi çok tartışmalıdır.
    1915 kırımında yapılan insanlık dışı şeyler diasporanın büyük bölümü için bir kan davası vesilesi olabilir; ama karşı tarafta da bir kan davası yaratır. hem bunun sonu yoktur, hem de bu ermeni halkının çıkarlarını ve taleplerini zedeleler.
    ***
    dikkat ederseniz bu konuşmamda ben türkiye’yi fazla eleştirmedim. çünkü türk resmî tezinin ve tutumunun her yanında mum yanıyor; nesini eleştireceğim. zaten birçok bildiri bunu yeterince yaptı. ben burada, tabu’nun sürgüt devam etmesinde büyük rol oynayan iki diaspora çelişkisine dikkatleri çekerek bitirmek istiyorum:
    1) diaspora bir yandan türkiye’ye: “tabu’yu tartış!â€? demekte, diğer yandan da fransa veya isviçre’de aynı konunun tartışılmasını engelleyici kanunlar çıkarttırmaktadır. fransa’da bernard lewis’in “1915 soykırım değildirâ€? dediği için 1 frank tazminata mahkum olduğunu hatırlayınız.
    2) diaspora, tabuyu tartışmıyor diye türkiye’yi eleştirmekte, ama “jenositi tanımakâ€? diyerek “tazminatâ€? diyerek “toprakâ€? diyerek türkiye’deki aydınların işini zorlaştırmaktadır.
    bunlar, ingilizcede “overdoingâ€?, türkçede de “tadını kaçırmakâ€? denen şeylerdir. mutlaka ermenicesi de vardır.
    aslında bu işi de, en çok, diaspora değil, başka ülkelerden üçüncü kişiler yapmaktadır. ör. israilli prof. israel charny bunlardan biridir. venedik’deki toplantıda kulaklarıma inanamadım. talat paşa’nın katlinden bahsederken “brave assassination of talaatâ€? (talat’ın cesurca öldürülmesi) dedi. kalkıp sordum, “grave (vahim) mi dediniz, brave mi?â€? cevap: “tabii ki brave dedimâ€?. “sizin gibi pasifist olduğunu söyleyen, insancıl konularda çalışan bir bilim adamının, bir katil dahi olsa bir insanın arkadan vurularak öldürülmesini cesurca diye tanımlaması üzücüdürâ€? dedim.
    fransız prof. yves ternon yine aynı toplantıda çok sivri bir konuşma yaptı ve arkasından türkiyeli bilimadamlarına hitaben ekledi: “maintenant, allez dire ça à vos maîtres!â€? (şimdi gidin, bunları efendilerinize söyleyin!). şimdi aramızda bulunan raffi hermonn buna kalkıp gerekli cevabı verdi.
    verdi ama, bu insanların 1915 kanı üzerinden tahrikçilik yapması ermeni halkının yararına değildir. tabu’yu sürdürmeye ve düşmanlığı sürdürmeye yaramaktadır. kimi ermeni dostlar bu söylediklerime kızsalar bile bu böyle. vurmalarını, fakat dinlemelerini öneririm.
    diaspora, artık neyi daha önemli sayacağına karar vermelidir: 1915’teki ölü ermenilerin intikamını almak mı, yoksa türkiye ve ermenistan’daki canlı ermenilerin mutluluğunu kurmak mı. tarihe başarılı bir intikam alıcı olarak geçmek mi, yoksa başarılı bir barış kurucu olarak geçmek mi.
    ***
    bu noktada, siyaset bilimine aşina olanlar hatırlayacaklardır ki, çatışma teorisinin verilerinden biri de şu formüldür:
    “çatışma, barış doğururâ€?. çünkü çatışma, karşılıklı acı demektir. karşılıklı acı kaçınılmaz olarak bir ortak bilinç yaratır, o da kaçınılmaz olarak bir norm’un doğmasına yol açar. bu da sonunda düzen yani barış getirecektir.
    ama bu formül sadece çatışma’nın birinci aşaması için doğrudur. ikinci aşamada “çatışma, çatışma doğururâ€? formülü geçerlidir. tanıma’yı çok iyi anlıyorum ve kesinlikle destekliyorum. “jenosit terimini kabul etsinler!â€? diye ısrar ve tazminat ve toprak talepleri ise bu ikinci aşamayı beslemektedir. aynen, “sözde soykırımâ€? teriminin yaptığı gibi.
    herhalükârda, her ikisi de “tuzu ıslakâ€? olan türkiye ve ermenistan doğrudan ilişkiye girmek ve birbirini tedavi etmek zorundadır.
    ilk iş olarak türkiye, diplomatik ilişki kurmanın ve sınır kapısını açmanın önündeki engelleri bir an önce yerlebir etmelidir.
    benim aldığım bilgiler, bunun en geç gelecek yıl gerçekleşeceğine işaret ediyor. “şimdiden kutlu olsunâ€? demeyi gönlüm istiyor.

  4. Dara Kilicoglu

    Ebru hanim, soylediklerinize bakarak size sunu soyleyebilirim siz de kitlesel tahriklere kapiliyorsunuz. Baskin Oran yuzyillar boyunca ne Osmanli yonetiminin ne Turkiye Cumhuriyetinin pek ugramayi tercih etmedigi yerlerde oturup insanlar ile zaman gecirmeyi tercih etmis olabilir.

    Not. Simdi Arikan’in cevaben ekledigi yaziyi okuyacagim.

  5. arikan

    Baskın Oran Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu‘nu yazdıktan sonra hakkında açılan davada savcılığa verdiği “Karşı-iddianame” adlı savunmasıyla kendisini yargılayanlar başta olmak üzere herkese büyük bir ders vermiştir. Bunu yine Ekşi Sözlük Baskın Oran girdilerinden buldum.

  6. Dara Kilicoglu

    Burak, Karşı-iddianame cok iyiymis. Kesinlikle tekrar okuyacagim, oldukca bilgilendirici ve ders gibi geldi bana : )

  7. Dara Kilicoglu

    Pardon, zaten ‘buyuk ders vermiştir’ demişşin. Tekrar oldu.

  8. arikan

    Ekşi Sözlük’de ve Internet’in dört bir yanında bu yazıları kopayalayıp çoğaltanlar sağolsun.

  9. Etkin Çiftçi

    Oyumu Neden Baskın Oran’a Vermezdim
    Temsili demokraside siyasi partilerin rolü önemlidir. Pek çoğumuz günümüz siyasi partilerinden pek hoşlanmasak da, siyasi partiler herşeyden önce programları yoluyla siyaset yaparlar. Bu programlar ise partilerin ideolojik eğilimlerini, metodlarını sunar. Siyasi partiler örgütlüdür. Yani görüşler, eğilimler tabandan tavana parti programı çerçevesinde değerlendirilir ve demokratik temsil gerçekleşir.

    Baskın Oran ise örgütsüzdür. Bugün ezber bozar, yarın ihale kovalar; bilemeyiz. İnsandır çünkü. Görüşlerinin sürekliliğini sağlayacak bir parti programına, tabanı ile demokratik etkileşimini koruyacak bir örgüte sahip değildir. Arkasındaki hatırı sayılır medya gücü ve ekonomik desteğe rağmen böyle bir örgütlülüğü tercih etmemiştir. “homo sapiens sapiens kadar bağımsız bağımsızım” der. Bu anarşik çıkış pek çoğumuzun hoşuna gitse de, ideolojileri ve örgütlü demokratik temsili bir kalemde silip kişilere oy vermeyi 70-80 yıl öncesine ait bir tavır olarak yorumluyorum. Bu yüzden Baskın Oran’a oy vermek depolitizasyonun adıdır.

    Oran emekli bir akademisyendir. Bu ayki Roll dergisinin ekindeki kendi anlatımıyla “tam da bodruma yerleşmek üzereyken, görev onu çağırmıştır”. Yani bu göreve dünden hazır değildir. Ben bu göreve dünden hazır bir aday arzuluyorum.

    Unutmadan bugün Baskın Oran’ın yaptığı gibi, bir önceki seçimlerde de Genç Parti ve TKP alternatif medyaları (internet, gerilla propaganda vb.) başarıyla kullandılar. Propoganda yöntemleri ile siyaset biçimleri arasında eminim bir takım paralellikler vardır. Ama buna yenilikçilik demek pek doğru gelmedi bana.

    Oyumu Neden Ufuk Uras’a Verirdim
    Ufuk Uras için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. O, bağlı-bağımsızdır. Arkasında programlı bir parti ve bu partinin tabanı vardır. TBMM’ne sırf muhalefet yapmaya değil, bu örgütllü düşüncenin demokratik temsili için gitmektedir. Bugün beni yarın seni savunmaya değil de, bir düşünce zemini çerçevesinde bazen beni, bazen seni savunmaya taliptir. Çünkü o hayatını mülkiye’ye değil, özgürlük ve dayanışmaya adamıştır.

    Not
    Karşı iddianame ile ilgili olarak “Sanat ve Hayat” dergisinin armağanı olarak elime geçen “Aydın Savunmaları”nı herkese tavsiye ederim. Aziz Nesin’den, Ahmet Altan’a, Perihan Mağden’den, Elif Şafak’a kadar pek çok aydının trajikomik suçlamalar karşısındaki tutumlarını merak edenler için doğası gereği mizah yüklü, eşsiz bir kaynak. Baskın Oran savunması ilk değil, son değil. Keşke öyle olsa.

  10. arikan

    Etkin 70-80 yıl öncesinde ait tavırdan kastettiğin nedir? 2007 – 70 = 1937. Biraz açar mısın?

  11. Mengü Gülmen

    [Konu üzerinde çok derin düşünmediğimden, kimi noktalarda bilgi eksiğim olduğundan ve dahi araştırmaya üşendiğimden biraz dağınık oldu yorumum, afedersiniz.]

    Gülümsemeyi beceremeyen onlarca insanın milyonlarca fotoğrafı arasında nefes almaya çalıştığımız [ve tabii ki 'birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz':)] bu günlerde, Baskın Oran, alışmadığımız bir şey yapıyor: Caf caflı sözler vermiyor, yeminler etmiyor, hatta iktidar olmak amacında bile değil. Baskın Oran, anlatıyor.

    Onyıllardır kollektif bilinci ve hafızası reset üstüne reset yemiş bir ülkeye Ermeni sorununu anlatıyor, Kürt sorununu anlatıyor, Atatürk’ü anlatıyor, demokrasiyi anlatıyor, anlatıyor da anlatıyor. Bu sebepten, Baskın Oran seçilebilirliğinden bağımsız olarak, şimdiden sesini duyurabildiği yerlerde bir tokat olmasa da, fiske etkisi yaratmıştır.

    Ama tabii burada “sesini duyurabildiği yerler” çok mühim. Baskın Oran, henüz yalnızca anlattığı konularda zaten -hiç olmazsa- genel bir fikri olanlara, ve onların bitişiğindeki, bu verileri alabilecek insanlara erişebilmiştir. Çoğunlukla 30, yer yer 50, hatta kimi bölgelerde 70 senelik köklenmiş yanlış-bilgi (misinformation) ağlarının arasında Baskın Oran değil anlaşılmak, dinlenemez bile. Ama kendisinin herkese ulaşmak gibi bir kaygısı da yok, bu da güzel.

    Önce kişisel olarak bakalım Baskın Oran’a: Ununu elemiş, eleği asmış diyebileceğimiz, şanlı şerefli (yani bir kaç kez görevine son verilip geri gelmiş) bir akademi emeklisi. Pek büyük hırsları yok, yanlış bir şeyler görüyor ve bu konuda yapabileceği bir şeyler olduğuna inanmış.

    Buna inanmak, belirtmem gerekir ki, pek kolay değildir. Hepimiz bir çok yanlış fark ederiz ve nasıl düzeltilebileceği hakkında üç aşağı beş yukarı bir fikrimiz olur. Ancak bireysel olarak buna müdahale edebileceğimizi asla düşünmeyiz. Ki haklıyızdır da, edemeyiz. Baskın Oran da edemez.

    Baskın Oran’ın bugün bulunduğu noktada bulunma sebebi, kendisini yıllardır tanımış, kendisine saygı duymuş ve kendisini “ortaya atmış” olan sivil toplum kuruluşları, akademik çevreler ve kendisinin “fildişi kulesinde oturan akademisyen” den farklı bir insan olmasından kaynaklanan kişisel bağlantılarıdır.

    Bence en önemli soru şu: “Peki, Baskın hoca bizim için ne yapabilir?”

    Meclis içinde neler yapabileceğini hepimiz biliyoruz. Bağımsız olmanın partili olmaya göre avantajları var: Özetle her yere rahat rahat burnunuzu sokabiliyorsunuz. Meclis içinde “bet ses”lik görevini layığıyla yerine getireceğine inanıyorum. Peki bunun ne etkisi olacak?

    Şahsen Baskın Oran adını televizyonlarda, gazetelerde pek sık göreceğimizi düşünmüyorum. Kendisi mecliste yırtınsa da bunun etkileri kamuoyuna çok sık yansıtılmayacaktır. Ancak yine de mecliste bu denli bet bir bet sesin bulunmasını günümüz koşullarında zorunlu görüyorum.

    Baskın Oran, olasılıkla interneti son derece efektif şekilde kullanacak ve meclisten kitlesine (ve bu kitlenin eğer kendisi meclise girerse çok artacağına inanıyorum) haberler uçuracak, tarih temelli güncel siyaset dersleri verecek, bakarsın üç beş de anket yaparak kendi kitlesinin doğrudan temsilcisi olmaya çabalayacaktır. Baskın Oran’ın mecliste bulunmasını arzulamamın temel nedeni de budur.

    Türk siyasetinin soğuk ve gri yüzünde belirmiş parlak bir noktadır Baskın Oran nazarımda, umarım değerlendirilebilir.

  12. löker

    Ah seçim sonunda burayı da vurmuş…

    @Etkin, ayrım net olmuş. Bir süredir Oran-Ufuk çizgisindeki kampanyalarla ilgili nice eleştiri okuyorum, çoğunda benzeri bir noktadan yola çıkılıyor ama bu aralarında en kısa ve net anlatımlardan biri olmuş, ağzına sağlık…
    @Arıkan, ben 70-80 öncesinden tarih gelişigüzel, örnek kabilinden değilse ilk/ikinci meclis zamanlarındaki tek parti, yüce iktidar dönemindeki seçkin, hali hazırda seçilmiş de, oylanması kalmış insanların oluşturduğu elit parlamento günlerine bir gönderme çıkardım… Zaten çoğunluğu ittihat terakki, jöntürk hareketi ve benzeri kurucu hareketler içinde belirli pozisyonları olan insanların çeşitli illerin vekilleri sıfatıyla meclise girmeleri meclis kavramının ağa sofrasından farkını halkımıza pek de gösteremeyen bir başlangıç kurguladığı için bugün hala konuştuğumuz konuların yabanlığına kadar da götürdü kafamda… sonra dedim, yok bu benzetme buralara kadar gitmiyordur, ben abarttım, ama yakıştı :)

    @Ebru, bu siteyi takip ettiğine göre kavramsal sanat, yeni medya gibi alanları da takip ediyorsun diye var sayıyorum, kuzum azıcık da siyaset, tarih okusan da o alanda ilkokul çocuklarıyla aynı naiflikte kalmasan? Ayrıca Baskın Oran Diyarbakır’a mitinge değil, cenazeye gitmişti aradaki fark herhalde nettir…

    Genel anlamda konuya ilişkin olarak da söylemek istediğim şöyle bir şey var: Bağımsız aday fikri çıktığı günden beri beni heyecanlandırdı… Gerçekten de çok iyi çalışılmış bölgelerde, sadece baraja ve siyasetin elitine nanik yapmak için sembolik olarak kazanılmış 3-4 tane sandalyenin mevcut halimize önemli bir pansuman yapacağını düşündürdü. Ne var ki, Ufuk Uras konusundaki uzlaşı bu minvalde anlamlı olduğu kadar Baskın Oran, sürecin de etkisiyle maalesef İstanbul entelijansiyasının zaaflarıyla dolarak anlamsızlaştı.

    Bilmiyorum bunu hisseden, düşünen bir tek ben miyim ama; Baskın Oran kampanyasını yürüten reklam şirketleri (ki bir siyasi hareket, neden ürün pazarlamacılarından destek almakta beis görmez? Bu bence Uras kampanyasının da bağımsız olmadığı önemli bir tartışma konusudur) olayı handiyse Amerikan senato seçimlerindeki “isim=marka” düzeyine çektiler. Tüm ulusal kanal ve mecralardan Baskın Oran’ın nasıl ezber bozacağını dinliyoruz. Öte yandan Oran’a oy verip vermeyeceğini tartışması gerekenler İstanbul 2. Bölge sakinleri…

    Ben Ankara’da yaşayan bir insan olarak bu kadar duymak istemiyorum Oran’ı. Onun yerine “Bin Umut Adayları” diye başlayan ve solun her zamanki kifayetsizliğiyle Kürt hareketinin hegemonyasından kurtulamayan “bağımsız aday” çabasının Ankara’daki önerisini duymak istiyorum, ama olmuyor. Çünkü Oran kampanyası o hareketten de (terk edildiği için) bağımsız ve fakat onların “sesleri baskın çıkıyor” gerçekten. Farkında değiller ki, AKP’den, CHP’den, düzenden, çıkan sesleri bastıramıyor, ama kendi minvalindeki bağımsızları ezip geçmek için kullanılıyor medya tarafından Oran’ın ezber bozan motorsikletli fotoğrafları.

    Pratikte bakınca Oran kampanyasını düzenleyenler haklı, DTP kazık attı, onlar da o hareketle bir parallelik kurmayı doğal olarak bıraktılar. Ama gene bölünerek azalan Türk solu durumunda bir değişiklik yaratmayı, bağımsız olarak bile beceremeyişimiz ışığında, hangi ezberi bozacağız diye kimse mi sormaz?

    Aynı bölgede bağımsız aday olan Ayşe Tükrükçü (ve 1. bölgeden Saliha Ermez) ya da Ercan Atmaca bana neden bağımsız aday olunmalıdır, olunabilir gibi soruları daha anlamlı yanıtlıyorlar. Yıllarını sendikal/emek mücadelesine vermiş bir işçi, kendini ifade edebileceği bir parti bulamadığı için politik mücadelesinde yoldaşlık ettiği insanlarla bağımsız olarak örgütleniyor; ya da kim bilir hangi trajik hikayenin sonunda “vesika” sahibi olan Ayşe Tükrükçü bu gölgeden sıyrılmanın her anlamda siyasi mücadelesini veriyor. Bir isim, bir geçmiş, bir öykü öne çıkarılacaksa siyasi anlamda, ben bu öyküleri yeğliyorum Ankara’nın ahı gitmiş, vahı gitmiş, Bodrum’a yerleşecekken çark etmiş hocasına…

  13. löker

    ile bu bold faciasına müdahale etmeye çalıştım ama olmadı :(

  14. Etkin Çiftçi

    @burak > 70-80 yıl öncesinden bahsederken, belki löker’inki kadar detaylı ve yakışıklı tarif edemesem de, o dönemin ağa sofrasına gönderme yaptım. Baskın Oran farklı azınlık gruplarının çıkarlarını savunmaya talip. Bu grupların herbirine, seslerinin baskın olacağını vaad ediyor. Çıkarları birbiriyle çoğu zaman çatışan bu grupların herbirinin sesinin baskın olmasının matematiksel imkansızlığı bir yana ideolojik temsilden uzaklaşıp çeşitli çıkar (maddi,manevi) gruplarının temsili tam da 70-80 yıl öncesinin ağa sofrasına benzetiyorum. Kaldı ki herkesi kucaklamak bir bağımsız adayın tutumu olmamalı.

    @löker >Baskın Oran’ın markalaşması hakkındaki eleştirilerine harfiyen katılıyorum. Böyle hisseden bir tek sen değilsin.

  15. arikan

    Maalesef bu ağa sofrası ile bugün Baskın Oran’ın yaptıkları arasındaki ilişkiyi anlayamadım. Biraz daha açar mısınız. @Etkin kim çıkar gruplarnı temsil ediyor? Baskın Oran’ı kastediyorsan açar mısın örneklerle. Hangi çıkar grupları?

    Neden herkesi kucaklamak bir bağımsız adayın tutumu olmamalı? Varsayımın nedir?

    Markalaşma bence çok kolay bir etiket. Ben televizyon seyretmiyorum ve gazete okumuyorum. Bütün bilgileri Internet’ten aldım. Yani mesajlar kafama merkezden girmedi, kendi isteğimle eriştim. Önce bir yerde rastegele karşılaştım sonra okuduklarım ilgimi çekti ve daha fazla bilgiyi sitelerinden ve YouTube videolarından aldım. Başka bağımsız adayların önünün Baskın Oran kampanyasının yoğunluğu dolayısıyla engellemesi yorumu ilginç. Internet sitesi yaptırmak 50YTL.

    Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu‘nu okudunuz mu? Veya bu rapor üzerine açılan davada Baskın Oran’ın savcılığa verdiği “Karşı-iddianameâ€? adlı savunmasını okudunuz mu? Bu raporda önerilen “Türkiyeli” üst-kimliği matematiksel olarak değil sosyal olarak çalışacak bir şey. Karşı-iddianame’de farklı kültürden, farklı dinden, ve farklı dilden insanların nasıl bir ülkede beraber yaşadığından detaylı örnekler veriliyor. Bunu ben de ilk defa 22 yaşımda Biritanya’nın güney batısında Galler bölgesine gittiğimde farketmiştim. Otobanda okullarda heryerde tabelaların Ä°ngilizce değil Gallerce yazdığını görünce şaşırmıştım.

    “Türkiyeli” üst-kimliği yıllar önce toplum bilincine yerleşmiş olsaydı Türkiye’de hepimiz çok daha mutlu yaşardık.

  16. Etkin Çiftçi

    Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu’nu Türkiye’de yaşayan hiçkimsenin es geçmesi mümkün değil. O dönemde Baskın Oran medyada sıkça yer aldı ve konu ülke genelinde tartışıldı.

    Baskın Oran’ın şahsını ağaya falan benzeten yok tabi ki. Ancak yöntemleri -ki daha çok bunu tartışıyoruz sanırım- o dönemin siyasi beklentilerini karşılar nitelikte. Yani AKP’nin kumanya karşılığında oy istemesi ile Baskın Oran’ın tüm azınlıklara şeker dağıtması arasında “öz”de bir fark yoktur. Oysa mecliste, Türkiye’nin siyasi haritası (iller) üzerinden farklı örgütlü siyasi duruşlar temsil edilir. Bunun tersini yapmak ezber bozmaksa; Baskın Oran benim ezberimi bozmuştur.

    Daha önceki yorumumda belirttiğim çıkar grupları Baskın Oran’ın kucakladığı, sesi baskın olmayan gruplardır. Buradaki probleme örnek olarak: Çerkezler derki “Türkiye AB’ye gireceğine Türki Cumhuriyetlerle birleşsin”, oysa eşcinsellere sorarsan Türkiye yüzünü batıya dönmelidir. Alın size çıkar çatışması. Kimin sesi baskın olsun?

    Baskın Oran’ın “Çerkezler eşcinselleri savunacak” tezi ancak uzlaşı demokrasisiyle mümkündür. Uzlaşı demokrasisinde ise günün sonunda iş at pazarlığına döner. Örneğin; Çerkezler Türki cumhuriyetlerle olan bütünleşme isteklerinden vazgeçmeleri karşılığında tüm yüksek öğretim kurumlarında “çerkez dili ve kültürü” kürsüsü açtırırlar, eşcinsellerse Türkiye yüzünü batı’ya döndüğü için başka bir taleplerinden feragat ederler. Böylesine al gülüm ver gülümler toplamında ise meclis, çoğunluğun makul kararları yerine azınlıkların münferit pazarlıklarıyla uğraşır olur.

    Markalaşma zor bir etiket. Örneğin Ufuk Uras’a, Baskın Oran’ınki kadar kolay yapıştıramazsınız.
    Unutmadan internetteki bilginin de geleneksel medyadan beslendiğini, en kötü ihtimalle bu medyaları takip eden insanlar tarafından oluşturulduğunu göz önünde bulundurduğumda; “ben neyi “pull” ettiysem, onu “push” ettiler, kafam temiz” diyemiyorum.

  17. löker

    Oran’ın ezberini bozacağı insanlar kitlesel medyadan beslenmeyen, internette yolunu bulan, siyasi bilinci belirli kriterlere dayalı senin, benim gibi seçmenler miydi?

    Yok halamın ezberini bozmaya aday olduysa, halam Oran’dan henüz hiç bir şey duymadığını düşünüyor, Oran’dan başka bağımsız adaylar olduğunu da ben ayrıca açıklamak zorunda kalıyorum.

    Oysa çıkış noktasında bağımsız aday hareketinin amacı, sesi barajla, parti siyasetinin dezavantajlarıyla bastırılmış olanların öne çıkabilmesi, yerel siyaset dinamiklerinin güçlenebilmesiydi… (Ki aşağıda buna ayrıca değineceğim, Etkin’in itirazı buradan başlıyor diye anlıyorum)

    Maalesef kaşla göz arasında çıkış noktası kayboldu ve cihangir-nişantaşı hattından elit bir sözcü sunuldu. Tüm ezilenleri (aynı nedenle ezilmiyor olmalarına rağmen) o temsil etme iddiasına vardı. Oysa aynı bölgede Oran’ın temsil etmeye çalışacağını söylediği insanlardan bazıları halihazırda kendilerini temsil çabası içinde. Oran, arkasında onlarca iletişim uzmanı, bağışçılar ve gazeteci ordusu ile o kadına rağmen, o kadını temsil etmek için rekabet ediyor şu anda… Fiilen o bölge seçmeni ikisinden birine oy atabileceği sürece önünü kesiyor ve kadın bir İnternet sitesinin 50 YTL olduğunun farkında bile değil muhtemelen çünkü bu olanakları tanıyabileceği bir üniversiteden değil, mektepten geliyor…

    Yerellik ve elit meselesi arasındaki ilişkiyi de kendi anladığım kadarıyla kurmaya çalışayım, bugünün terminolojisiyle bağımsız aday demek yerel aday demek, seçim bölgesinden öte bir örgütlülük içermiyor demek… Aksi ihtimalde kendisiyle aynı zemini paylaşanlarla bir parti içinde aday olurdu diye var sayabiliyoruz.

    Ek olarak başka bir bileşen de ülke barajı, bunu aşmak için bağımsız adaylığa ise sadece taktik olarak bakıldığı için kimse tartışmıyor. Misal Ufuk Uras hala ÖDP başkanı olarak vitrinde aslında, Levent Tüzel EMEP olarak, Filiz Koçali SDP olarak giriyorlar aslında seçimlere, bir kişi de olsa mecliste bu partilerin isimleri, sembolleri var olması için, bu kadarını olsun hak ettiklerine inandıkları ve güçlerinin buna yeteceğini umdukları için… Bu yanıyla Oran’dan farklı olarak Etkin’in ilk eleştirisi onlar için geçerliliğini yitiriyor gibi görünüyor.

    Örgütsüzlük eleştirisinde Oran’a gelince, tüm ülke genelinde görüş bildiren, yerele ait olmayan ama yerel bir temsiliyet tabanında meclise gidecek insanlar, benim benzetmemde olduğu gibi ilk ya da ikinci meclisin vekillerine benziyor.

    Siyaset zemininde söylem üretmek dışında bir araçları yok ve bunun arka planı yine soyut kalıyor (hele Oran gibi akademik geçmişlerde), haliyle taban oluşturmak gibi bir şansları yok, seçilmek için ellerindeki tek şey sahip olabildikleri kadarıyla güç ilişkileri…

    Bunu daha önce Sedat Bucak, Mehmet Ağar gibi figürlerin partileriyle ters düştüklerinde aşiretlerince, tebaalarınca seçilmelerinde gördük. Ulusal siyaset figürü olmalarına rağmen yerelde örgütlendiler, güçlerini bir noktada birleştirdiler.

    Oran’ın bugün tanımlanmaya çalışıldığı pozisyon ne yazık ki siyaseten aynı durumda ben de bu yüzden onu nişantaşı vekili olarak tanımlıyorum. Aslında aşireti, köyü tarafından desteklendiği için vitrinde duruyor. O aşiretin çıkarları ve beklentisine sözcülük edecek. Avrupa Birliği medeniyettir, varalım diyecek. Ait olduğu aşiret beyaz türkler olduğu için, üretim ilişkileriyle somut kesişme noktası medya sektörü olan bir aşiretten olduğu için de ister istemez sesi yankılanıp ulusal ölçeğe fırlıyor.

    İstanbul’un diğer bölgelerinde yaşayan ve Oran kampanyasında çalışan arkadaşlarım var. Kendi yerellerinde aday destekleyemedikleri için, kendi meşreplerinden birini bulamadıkları için… Demek ki işe yaramıyor diye düşünüyorum doğal olarak. Daha 2. bölgenin sevgili adayı için ortaya konan emek, 3. bölgeden bir adayla dayanışmaya ve birlikteliğe dönüşemiyorsa aleviler neresinden kucaklayacak eşcinselleri?

    hamiş: Oran’ın akademik kimliği, zeki ve samimi üretimleri bu konuya bağlı olarak tartışılması gereken şeyler değil bence. Beyaz Türk olmasını ve bu tanımlamayı da burada başlı başına olumsuz bir nokta gibi kullandım ama bağlamdan bağımsız olarak o da eleştiri değil (hem ben neyim sonuçta).

    Baskın Oran sevimli, güzel bir akademisyen. Kendi dünyasında çalışkan, paylaşmayı seven, açık zihinli bir “ağabey”. ama bu özellikler bence onu siyasetçi yapmadığı gibi, siyasetçi olmayanın siyasi arenada işi ne sorusunda döngüsel olarak o yanıtlara varmak işimizi kolaylaştırmıyor. İki önceki seçim roundunda “en azından dürüst adam” diye Ecevit seçilmişti, sonucunu gördük.

    Geometrik biçimde artan “yeme katsayısı” zerre azalmadığı gibi, üç ayaklı hükümetin her ayağı Ecevit’e rağmen yedi bitirdi memleketi. Ecevit safım, gene emekli aylığıyla çekildi köşesine, anlayamadı olup biteni… Oran’a başka bir son görebilen var mı? Peki neden o makalelerini, görüşlerini üretebilecek bir ortamdan çıkarıp da, hiç bir işe yaramayacağı bir polemik ortamına yerleştiriyoruz hocamızı? Bu onun temsil ettiği bizler açısından ne işe yarayacak?

    Medya seçimlerden sonra bir iki kez belki basın toplantısına ilgi gösterecek (vaktiyle eskişehir vekili Mail Büyükerman’a yapıldığı gibi belki de…) sonrasında Baskın hoca vekil odasında dert dinleyecek 4-5 yıl… Bizim gibilerin bir şekilde işi düştüğünde muhatap kabul edebilecekleri bir kapı olacak mecliste. İşkence iddiası gibi durumlarda “ben milletvekiliyim” diyecek işe yarayacağını umarak. Aklıma son 20 yılda (fiilen tanık olabileceğim siyasi tarihte) bir milletvekilinin yalnız başınayken elinden gelebildiğini gördüğüm her olayı getirmeye çalışıyorum ama pek de örnek yok sanırım.

    Bu kadar yaygarayı bunun için mi koparıyoruz diye en başa dönüp yazdıklarıma bakıyorum sonra… :) Dediğim gibi, benim temel derdim kendini temsil etmek, kimlik önemlidir, ama üstkimlik oluşacaksa bu köyün şirin babasına özenen bir profesör hepimizi sevgiyle kucakladığı için olacak iş değil. Bir dedikodu aktarayım: seçim bildirisi yayınlandığı gün büroya gelen ilk telefonlardan biri ismi lazım değil bir kadın örgütünden “neden kadınlar eşcinsel ve travestilerden sonra geliyor” diye soruyor… Ben ezilme sırasına konduğunu düşündüm nacizane. Sonra “bir kürt büyüğü” arayıp “bizim adımızı neden ibnelerin yanına yazdınız” diye soruyor. Haksız da değil, ulusal var oluş mücadelesi verdiğini söyleyen bir grubu, bir tanım yaratmaya çalışmadan cinsel kimlikle bir tutmanın ne mantığı var ben de pek anlamıyorum.

    Etnik faşizm öznesinde illa ki cinsiyetçiliği içerir tamam, ama aynı insanın ezdiği herkesi birleştiriyorsak bu işte bir tuhaflık da var diye düşünürüm. Bütün faşistler toplanıp fenerli olduklarını açıklarsa solcu olmanın bir şartı da galatasarayı tutmaya mı dönecek? Kaldı ki, üstü örtülü biçimde beşiktaşlılar tarafından böyle bir mesaj bile verilyor bu acaip ülkede. fb’ye faşist bi kimlik yakıştırılırken, beşiktaşa daha sol bir kimlik uygun görülüyor. Pasaport skandalından sonra bütün 1. lig kulüplerinin (anadolu dahil) mafya tarafından yönetildiği gerçeğiyle biraz sakinleşmeseydi arkadaşlar kim bilir daha neler duyacaktık…

    İşte böyle birbirine karışıyor dert sadece kimlik olunca. Neyse uzattım ve karıştırıyorum, kısa kısa devam edelim, keseyim burada…

  18. ali

    @etkin, azınlıkların sesinin duyulur olması, birbirlerine destek olmaları ile kastedilen şey çoğulculuk (pluralism), günümüz demokrasilerinin en önemli özelliklerinden biri; ağa sofrası tabiri olaya biraz totaliter bir bakış gibi geldi.. çoğulculuk türkiye’de yok belki ama böyle bir şey var. dayatılan mutlak bir “iyi”ye boyun eğmek yerine, bu grupların birlikte ortak “iyi”lerini bulmaları çatışma demek değil.

  19. Etkin Çiftçi

    @ali > Katılıyorum ali. Azınlıkların sesini duyurması gerçekten de çok önemli. Ancak bu temsil demokratik örgütlülük çerçevesinde yapılır. Büyük partilerin içinde bu gruplardan vekiller vardır zaten.

    Söz konusu kişi “bağımsız-bağımsız” olduğunda, günün birinde, eşcinseller Oran’a, sen bizi temsil etmiyorsun, edemezsin diyemez. Zaten kim bilebilir Baskın Oran’ın gerçekten bu grupları temsil ettiğini? Bu gruplardan kendilerini savunması için yetki aldığını kim söyleyebilir? Benim eleştirim tamamen yöntemle ilgili.

  20. arikan

    @etkin çerkezler ile eşcinseller için verdiğin örneğin kimlik çatışmasyıla bence bir ilişkisi yok. Yani bir çerkez ABye girmek istemiyorken sen de istemiyorsan bu benzerlik kimliklerinizin aynı ya da farklı olmasından kaynaklanmaz. Türkiye’de daha mutlu bir hayat yaşamak için atılacak adımlarda kimlikler ilk tartışılan konu olmaktan çıktığında at pazarı olmayacak akılcı tartışmalar olacaktır.

    Internet’teki bilgi geleneksel merkezden-kitleye medyadan iteklenmiyor. Bunun altını çiziyorum, siteye gidip bir daha bak. YouTube’da bir sürü amatör çekimlerin yanında TV konuşmaları var en fazla, neyse ki onlar da propaganda reklamları değil farklı görüşlü siyasetçilerin de bulunduğu tartışma programları. Yürüyüşlerden çekilmiş amatör fotoğraflar, kendi yazıları, ve çeşitli kişilerin kampanya hakkında görüşleri var.

  21. arikan

    @löker bunu anlıyorum: “bağımsız aday demek yerel aday demek, seçim bölgesinden öte bir örgütlülük içermiyor demek… Aksi ihtimalde kendisiyle aynı zemini paylaşanlarla bir parti içinde aday olurdu diye var sayabiliyoruz” @etkin sen de benzer bir şekilde bu gerçeği hatırlatıyorsun. Oran’ın kampanyası vaatleriyle ve söylemleriyle bu yerelliği aşıyor ülke geneline yayılıyor diyorsunuz. Bu durum diğer bağımsız adaylara gölge mi düşürüyor? Düşürüyorsa bu pratikde nasıl işler? Oran’ın kampanyasında sunulan fikirleri benimsemiş biri Ankara’da veya İstanbul 3. bölgede oy veriyorsa kime oy vericek, AKPye mi?

    Oran’ın İstanbul’da aday olduğu bölge Türkiye’nin en güçlü medya sahibi ilişkiler ağının olduğu bölge, Baskın Oran’ın kampanyası bu güçlerden aldığı ivmeyle yerelliği aştı savına da hak veriyorum. Bunun diğer bir yorumu da Baskın Oran kitlesel medyayı hackledi olabilirdi. Yani varolan güç sistemini kullanarak normalde konuşulmayan bastırılmış fikirleri bir anda ülke geneline taşıdı. Bu bir taktiksel medya hareketi, dünyada pek çok sanatçı tarafından kullanılır. Duyduklarından şok olmuş halkın açılan algı kanallarından içeri girersiniz. Ali Miharbi bu konuda yazmıştı daha önce.

    Türkiyeli üst-kimliği meselesi taa Atatürk zamanında öne sürülmüş bir kavram. Bunu Karşı-İddianame‘den öğrendiklerime göre söylüyorum. Bugün Türkiyeli üst kimliği ile mümkün olabilecek şey Ali’nin de bahsettiği çoğulculuk. O sebeple Oran kampanyasında eşcinseli kadını kürtü yanyana koyarak çoğulculuğun altını çiziyor.

  22. arikan

    “Zaten kim bilebilir Baskın Oran’ın gerçekten bu grupları temsil ettiğini?”
    Aynı soru tüm adaylar ve partiler için sorulabilir. Baskın Oran’a özel bir durum değil.

    Bir siyasi partiye oy veriyorsunuz. Sonra parti senin vekilin budur diyor. Bu adaletli mi?
    İçinde bulunduğumuz ortamda parti kurmak, parti işletmek, partiye girmek çok parayla olan bir şey. Bu adaletli mi?

    Bence çağımızın siyasi düzen ihtiyacını artık bu iki yüzyıl önceden kalma siyasi parti sistemi karşılayamıyor. Yeni siyasi yöntemler geliştirirken bugünkü Internet ortamında gelişen birbirine hafif bağlarla bağlı ama yoğun işleyen sosyal ağlı sistemlerden düşünmeye başlayabiliriz.

  23. löker

    “Oran’ın kampanyasında sunulan fikirleri benimsemiş biri Ankara’da veya İstanbul 3. bölgede oy veriyorsa kime oy vericek, AKPye mi?”

    Tartışmanın benim açımdan en can alıcı noktası işte bu soruyla ortaya çıkıyor. Oran’ın savunduğu değerler, öne sürdüğü iddialar eğer Türkiye pratiğine ilişkin önemli siyasi bir çizgi oluşturuyorsa neden başka hiç bir bölgede aynı ortaklığı paylaşacak bir şey bulamıyorum? Bulamıyorsam Oran tek başına ne yapacak ki..?

    Eğer kitle medyasının “hack edilmesi” gibi bir yaklaşım önemsenebilirse (ki güzel bir tanım oldu aslında) bunun arkası soyut bir adaylıkla bir nevi siyasi “culture-jamming” ile doldurulmalıydı diye düşünüyorum. Yani Baskın Oran adaylık süreci öncesinde sürekli medyaya pompalanan bir sima olarak gerçekten ezber bozsa ve adaylıklar açıklandığında aslında hiç bir bölgeden aday olmadığı ortaya çıksa muhteşem bir iletişim kampanyası olabilirdi belki de…

    Oran’ın bugün sahiplendiği fikirleri, çoğulculuk yöntemini ve bize ulaştırmaya çalıştığı her şeyi yan yana koyalım, hangisi ÖDP’de yok? Tam da ÖDP’nin çıkış noktasında savunduğu değerler, politik nosyon değil mi aslında propagandasının temeli? Kardeş aday da ÖDP başkanı üstelik…

    Oran ÖDP’nin İstanbul 2. Bölge 1. sıra adayı olsa tahminen bu gün eleştirenlerin hatrı sayılır bölümü “yakışmış” diyebilecekti, çünkü benzeri bir düşünce sistemini ortaklaştırmış bir grupla ortak bir siyasi hedef ve dönüşüm olacaktı… Neden yapılan değil? Arıkan’ın en baştaki sorusuna paralel bir yere götürüyor bu bizi aslında…

    Bir arada temsil edilmeye çalışılan kimliklerin bir arada siyaset yapma olanağı henüz yokken, nasıl bir siyasi figür onları simültane biçimde temsil yeteneğine sahip olduğunu iddia edebilir ki?

    Önceki yazının sonunda kestiğim kısımdan devam edeyim, orası da tanımayanlar için sanki homofobik adamın biri, kahveden yorum yapıyor gibi kalmış yarım yamalak.

    Bir Kürt ana dili nedeniyle, her gün pratik olarak karşılaştığı aşağılama, ayrımcılık, kültürel dışlama nedeniyle “kimlik sorununu” öğrenmek zorunda kalır. Cinsel kimlik üzerinden verilen mücadelede ise cinsel kimliğin ifşasıyla olup bitenler yönetilmeye çalışılır. Kürt olmak “coming out” yapmayı gerektiren bir yabancılaşma içermez, aksine ondan bağımsız olarak tanımlanmış ve dışa vurulmuş bir temsiliyete ilişkin bir ayrımcılıkla uğraşır Kürt.

    “Güzelim İstanbul’u kebabçı yaptınız… Arabeskçiler… Ne biçim dil bu, homurtu gibi… Kro..” gibi tepkiler Kürtlerin metropol kültürüyle entegrasyonuna ilişkin bir temsiliyet derdinden doğmaz mı? Tam bu kültürün üzerine faşist Ercan Saatçi tarafından kurgulanmış “Vitamin” grubunu ve “kro kültürü” üzerine şarkılarını hatırlayın. Ahmet Kaya’nın buna tepkisini… Kürt’ün karşılaştığı sıradan faşizm burada başlar. Oran’ın da mücadele ettiğinin GAP projesindeki yolsuzluklar üzerinden soyulan Kürt halkı gibi _tamamen attım bu tanımı_ monolitik etnik tanımlar değil, sıradan faşizm olduğu var sayımından yola çıkıyorum.

    Sıradan faşizm kendini bu temsiliyete karşı konumlandırdığı için zengin bir Kürt kendini bunlardan muaf bir pozisyonda tanımlayabilir. Sınıf atlama, etnik kimliği kendince örter, dönüştürür. Yabancılaşma da burada kopar zaten…

    Oysa zengin (ya da başka tanımlarla elit sınıfa ait) olan eşcinseller tersine ayırt edici özellikleriyle kendini tanımlama yolunu seçerek karışırlar o sınıfa. Bülent Ersoy, Cemil İpekçi gibi örneklere bakarak söylüyorum bunu. Sokaktaki eşcinsellerin uğradığı ayrımcılık onlar için söz konusu mudur? Tersine sokakta tacizci, saldırgan homofobik olanlar, Ersoy hayranı olabilirler kolaylıkla… Bir başka yabancılaşma da burada yaşanır ama arada ciddi bir farkla birlikte…

    Oran’ın kimlik politikasında başka örneklere doğru gidecek olursak, bu tip çelişkiler çoğalabilir. Bu açıdan bakıldığında bu kimliklerin her birine yönelik saldırganlık benzer motivasyonlar ve özneleri konusunda çok büyük ortaklıklar içerse de aslında birbirine karışabilir.

    Kadın eşcinsele, eşcinsel Kürt’e, Kürt Alevi’ye karşı ayrımcılık yapabilir neden yapmasın ki? Eziliyor olmak, ezen olmamaya yol açacak olsaydı bugün İsrail diye bir devlet olmazdı en basitinden… Türkiye’deki Alevi’nin patriyarkal davranmamasına yol açması umulan nedir?

    Kimlik politikasının daha en başında sorunlu olması da bence buradan kaynaklanıyor. ÖDP’nin çıktığı günden beri arzu ettiği çoğulculuğu oluşturamamış olması, böyle bir zemin üzerinde siyaset yürütemiyor olması Ufuk Uras’ın bağımsız adaylığından ve Oran’ın yarısı kadar bile kimlik politikası gütmemesinden belli aslında… Ama denenen şey, başka isim ve vitrinle aynı hayal…

    İstanbul eliti farkında değil ki, kendi yaşam alanlarında bir arada huzur içinde yaşayan kadın, eşcinsel, alevi ve kürt aslında tamamen sınıfsal bir soyutlama ile, aynı sınıfa atlamış olma ile barışabiliyorlar… Sokağa indiğinde sınıf savaşı somutlaşıyor ve “hayatın renkleri” diye güzelleme yapılan kimlikler, o savaş içinde silaha dönüşüp birbirini ezmede kullanılıyor.

    Fabrikada sömürülen erkek işçi, sokakta zengin kadını taciz ederek nefreti şiddete evriltiyor. Namus neden sahip çıkılan bir şey olsun ki yoksa? Kendinden olana ait, kutsanan namus, öteki olanda baştan olmadığı var sayılan bir şey değil midir? “Avrupa’lı turistlerin alayı orospu” diye yaşayan bir zihniyet, bunu “gavurluktan” doğan bir yaklaşımla yaşamıyor mu? Hiç mi rock bar kapısında voltalanan çakalları “bu bara takılan karılar rahat oluyor, veriyor” zihniyetinin hülyasında görmediniz? Yine aynı yabancılaşma, ötekileştirme… Zaten onu öyle gördüğü için kendi meşrebinden birinin kendi kültüründen ayrılması doğrudan cinayet sebebi oluyor. Ötekine peşinen orospu demese kendi kardeşi başka bir alt-kültüre evrildiğinde bu kadar hiddete kapılmayacak belki de? (tamam tersine çevirince çok naif oldu ama, derdimi anlatabildiğimi sanıyorum)

    Hal böyleyken bu ötekiliği kaldırmak yerine herkes ötekini sevsin demek bana daha uzun yıllar “öteki” kavramıyla yaşama zorunluluğunu hatırlatıyor ve hazzetmiyorum bu durumdan…

    Çoğulculuk siyaseti, temsil edilen renklerin ortak bir zemini yokken havada kalıyor. Oran neden ÖDP’nin içinde değil de bağımsız peki sorusunun yanıtı son derece basit, Oran bir kampanya, tek bir isim değil ve kampanyanın destekçileri ÖDP’li değil, aralarında ÖDP’liler de vardır belki… ama ÖDP çatısı altında buluşmayı beceremeyecek kadar kendilerini önemsiyorlar. Sonra da kalkıp Türkiye’nin bütün renklerini kucaklayacak bir senaryo yazıyorlar, başrolde Profesör Baskın Oran. Biraz fazla iyimser değil mi gerçekten?

    Daha kendi güç dinamikleri bir zemin oluşturamamışken koca toplumda nasıl bir çoğulculuk yaratmaya talip, nasıl bir altı boş iddia diye işte bu yüzden soruyorum.

    Tek cümle ile bağımsız ve böyle zar zor platform oluşturulmuş bir kampanyanın asıl iflası seçim sonrası yaşanacak. Pazartesi günü kampanyaya katılan dinamiklerdeki o “kimlik sahipleri” korkarım “kimi seviyorduk yahu biz?” sorusunun yanıtını aramaya çalışacak, ama o yanıtı kendilerine tekrar tekrar veren iletişim uzmanları hayatlarına dönmüş olacak… Bir siyasi parti içinde örgütlenmenin bundan daha iyi ilk yanı budur herhalde… (Kötü yanları bir yana…)

  24. arikan

    Baskın Oran “meclis’de bağımsız olarak neler yapılabileceği” sorusuyla hemen her konuşmasında karşılaştığı için bağımsızların haklarını defalarca açıkladı. Bilmeyenler de öğrendi.

    Medya Hack etmek gerçektir. Culture jamming gibi temsiliyet seviyesinde kalmaz. Madya hack hedef aldığı yeri gerçekten yaralar. Gerçekleşitiği anda hayatımızı etkilemeye başlar. Bu eleştiri hakkında daha derin bilgi için Andrew Ross okuyabilirsiniz.

    Aynı fikirler ÖDP’de de varsa tahmin ediyorum ki Oran herhangi bir partiden yana olmama stratejisinden bir ortaklığa gitmemiştir. Bunun iki sebebi olabilir. (1) 10% barajına takılmamak. (2) Parti fikrine karşı olmak, bu sistemin çalışmaması üzerine bir yorum.

    @löker kimlik meseleleri hakkında verdiğin örnekler Türkiye’de yaşadığımız gerçekliği güzel anlatıyor. Ancak amaç farklı kimlikler için ortak zemin bulmak değil, ortak zemin olmadan bir arada yaşayabilme olgunluğuna ulaşmak (çoğulculuk). Çünkü ortak zemin kültürel asimilasyon olabilir. Yani sahip olduğun özel ve farklı kültürün eriyip gitmesi ve ancak böyle anlaşabiliyor olmak. Türkiyeli üst kimliği bu çoğulculuk fikrinin gerçekleşebilmesi için bir araç.

  25. Etkin Çiftçi

    @löker> Kalemine sağlık Löker. Yazındaki somut örnekler zihnimde bazı taşların iyice yerine oturmasına vesile oldu. Akredite bir temsil gerçekleşmedikçe mesele gerçektende ötekiler üzerinden siyaset yapmaya indirgenebiliyor.

    @burak> Ufuk Uras ÖDP’lidir ve bağımız aday olarak partisini baraja takılmaktan kurtaracakıtr. Asıl hack budur. Uras, örgütlü partisinin mecliste temsili için bir arka kapı bulmuştur. DTP’liler de aynı şeyi yapıyorlar. Türkiyeli üst kimliği ve ortak zeminin doğurabileceği sonuçlar konusunda sana katılıyorum.

  26. arikan

    Bu seçim sonuçlarından sonra herkese geçmiş olsun. Burada iyi bir tartışma yaptık, teşekkürler.

  27. Dara Kilicoglu

    Ben burada tartismalarin cogunu bos buldum. Cogu sidik yaristirma idi. O daha iyi bu onu dover. Takip etmedigim siralarda burada Ufuk ile Baskin karsilastirmasi olmus. Bunlar armut mu karsilastiriliyor? Farkli bolgelerden iki farkli aday. Bu Turkiye’nin ne yazik ki bir gercegi. Parcalana parcalana en sonunda atomik siyasetciler hatta apolitik atomik siyasetciler olarak kalacagiz. Ben son durumdan cok memnunum. Paranoyakca dusunceleri bir kenara itiyorum. Turkiye’nin %87 si bu secimler sonucunda temsil edilmis oluyormus. Bu oldukca yuksek bir rakam deniyor. Herkes icin hayirli ugurlu olsun.

  28. Dara Kilicoglu

    Ayrica simdi tekrar okuyorum. Etkin, Baskin’i destekleyenlerin neden Baskin’i destekledigini anlamamis. Yok siyesetci degilmis, akademisyenmis. Cok yazik. Cunku bu nasil dar bir bakis acisi. Biri celik tencere ureticiligenden gelip milletvekili olabiliyor da, ogretmen/akademisyen gecmisi ile insan meclise girmemeli mi? Yoksa ben mi yanlis anliyorum?

  29. Dara Kilicoglu

    Löker bey arkadasim, yazip yazip en sonunda harika sekilde bagliyorsunuz ya:

    “Pratikte bakınca Oran kampanyasını düzenleyenler haklı, DTP kazık attı, onlar da o hareketle bir parallelik kurmayı doğal olarak bıraktılar. Ama gene bölünerek azalan Türk solu durumunda bir değişiklik yaratmayı, bağımsız olarak bile beceremeyişimiz ışığında, hangi ezberi bozacağız diye kimse mi sormaz?”

    Siz “karsi iddianame” yi okudunuz mu? Bakin ona ezber bozmak deniyor. Mesela oradaki metinde direkt 20-30 tane ezber de bozulmus durumda. Ben bu isin uzmani falan degilim ama anlayabiliyorum. Bazi seyleri havada aramaya gerek yok. Belki vatandas sacini begenmistir, gozunu begenmistir, belki sizin bahsettiginiz o motorsikletini begenmistir. Veya benim gibi tonunu ve uslubunu begenmistir. Sizin gibi mikroskop altinda bakarsak (ki Turkiye’de sol boyle birsey iste : /) ne yapabiliriz bilmiyorum. Simdiden genetik olarak oynamaya baslarsak belki, kan, dusunce yapisi, ceviklik gibi unsurlari falan da icersine dahil ederek “ideal”, Etkin’in ozlemini duydugu o orgutu yaratmayi basarabiliriz. Ben gercekten neyin yarisinda oldugunuzu neyin sikintisina gelemedeginizi anlayamiyorum. Bana bir DTP’li ciksin lutfen Baskin Oran’i elestirsin yada tam tersi.

  30. Dara Kilicoglu

    Etkin, escinseller yuzunu batiya mi donmek istiyor? Bu bir arastirma sonucu mu? Cok guzel bir ornek olmus da merak ediyorum gercekten boyle birsey var mi diye?

  31. Dara Kilicoglu

    Löker bey,

    “Kadın eşcinsele, eşcinsel Kürt’e, Kürt Alevi’ye karşı ayrımcılık yapabilir neden yapmasın ki? Eziliyor olmak, ezen olmamaya yol açacak olsaydı bugün İsrail diye bir devlet olmazdı en basitinden… Türkiye’deki Alevi’nin patriyarkal davranmamasına yol açması umulan nedir?”

    En yukarda kitlesel nefret diye birseyden bahsettik. Bu oyunlara cok geldik. Cok cektik. Artik azalsin biraz diyoruz. Israil ornegini yersiz buluyorum. Bugun dunya(world) hosgoru kutuphanesinin onemli bir bolumunu bu ulkede yasayan alevilerimize borcluyuz. Ayrica kesisim kumeleri diye birsey var: Ayrica hem alevi olup hem kurt olanlar var. Bizim bakkal mesela. CHP’ye vermis oyunu kuplere binmisti bugun. Cok sinirliydi. Ayrica eminim cerkez olup escinsel olan da vardir. Kurt olup escinsel olan da vardir. O yuzden bu insanlarin birbirini kucaklamasi bana birbirlerine kuskun olmalarindan dogal geliyor.

  32. Etkin Çiftçi

    Burak’a katılıyorum düzeyli, öğretici, keyifli bir tartışmaydı.

    Dara’nın sorularını cevaplamak gerekirse;
    Oran-Uras karşılaştırması: A partisi B partisiyle kıyaslanabildiğine göre, X adayı da Y adayıyla karşılaştırabilir. Hayatımda karşılaştırdığım tek şey armut değil.

    Baskın Oran’ın akademisyenliği: Akademisyenlerle tüccarları değil, emekli bir akademisyenle, yıllardır örgütlü siyaset yapan bir başka adayı yanyana koymaya çalışmıştım. Çelik tencere üreticisi bu tartışmanın konusu olmadı.

    Eşcinseller yüzünü batıya mı dönmek istiyor: Bilmem. Belki çerkezler de türk dünyasıyla bütünleşmekten yana değillerdir. Bu konularda ortada herhangi bir eşcinsel veya çerkez örgütünün beyanı yok. Ama örneği beğenmene sevindim. Böyle bir kurguya gitmemin temel nedeni farklı grupların farklı talepleri olabileceği; bu taleplerin örtüşebileceği gibi çakışabileceğini de vurgulamaktı. Özetle Baskın Oran’ın tüm azınlıkları temsil etme iddiasını gerçekçi bulmadım. Bu konuyu tartıştık. Farklı düşünen yazarlar da var.

    dar bakış açılı adamlar boş tartışmalar yapıp düğümkümede sidik yarıştırdı: Bence olan bu değildi. Bu saygı sınırlarını aşan bir ağır bir hakaret.

  33. Dara Kilicoglu

    Bakis asicina dar dedim. Acilar bazen dar olabilir. Her konuda en genis acilara sahip olabiliyorsaniz bu harika olurdu. Perspektifini bizimle paylastigin surece, bu konuda senin gunumuz siyasetini elestirmen gibi bende seni elestiricem. Kitleler hakkinda yazini kuvvetlendiri ornekler verirken daha somut ornekler vermelisin. Escinsellerin nereye baktigini, Cerkezlerin ne dusundugunu asla bilemezsin. Bir cerkez bile farkli dusunuyor olabilir. Bu yaptigim sana hakaret falan degildi. Devam edelim.

  34. Dara Kilicoglu

    Etkin, gece gece artik yazim hatasi gibi konulara dikkat edemiyorum. Ama biraksam araya baska seyler girecek bir cirpida akatarmaya calisicam.

    Cok cok onemsiz belki ama armut falan demisken, konu biyolojiden, karsilastirmadan ve kacinilmaz olarak siniflandirmadan acilmisken; filogenetik konusu cok ilginc. Koklerden ve dallardan bahsediyor, ‘sister-node’lardan ‘ancestor’lerden. Ayni daldan uzayan iki alt dali birbiri ile karsilastirdiginda, (iki parmagi birbiri ile karsilastirmak gibi birsey bu) aslinda gercekten neleri karsilastirdigini bir kere kendine sorman gerekiyor. Bunun bir ust seviyesi ayri koldaki parmaklari karsilastirmak. Daha da sonra ust seviyesi iki farkli insanin parmaklari arasinda karsilastirma yapmak gibi birsey olabilir. Senin karsilastirdigin seyler, bana ayni fikrin uzantilari gibi geliyor. Destekledigini iddia ettigin Ufuk Uras ile kostekledigin Baskin Oran benim ornegimde ayni daldan filizlenmis iki kizkardes dali temsil ediyor. Ve kosteklerken burada aslinda cok fazla uzaklasmadan bir ust hiyerarside bindigin dali kestigini sana soylemek istiyorum.

    Akademisyen x orgutlu siyasetci vb tartismalarini hepten yersiz buluyorum. Veya biri demokrat kokenli digeri degil gibi tartismalar da var. O orgutlu ama akademisyen degil. Bu da orgutsuz ama akademisyen. Dusunecek olursak bu aslinda bu harika bir ozellik. Birbirlerinde olmayan ama destekler ozellikler gosteriyorlar. Yani bunlar aslinda armut degil, sol adi altinda benzer iyi’lere ulasmak icin yola cikmis insanlar. Bu benzerlik seni yaniltmis. Bunlarin hep eski kafaliliktan kaynaklandigini dusunuyorum. Nolursun bunu da kabalik yada hakaret olarak algilama. Bence budamak yerine birakmaliyiz ki bisiler filizlensin.

  35. arikan

    Tartışma iyiydi, ne tür gerginlik olursa olsun. Ben de yer yer anlam veremedim Etkin ve Löker’in Oran Uras karşılaştırmasına. Şunlar aklımda kalanlar:

    1. Oran’ın yorumlardaki negatif eleştirisi aldığı ani medya ilgisinden olmalı. Löker bunun sebeblerinden bir tanesini gayet iyi açıkladı Oran’ın arkasında Nişantaşı Cihangir ağında yer alan güçlü medyacılar diye. Bu bir sebep ama olay akla kara değil. Oran’ın bilgisi ve yalın ifade becerisi bence bu ani medya ilgisinin ana etkenidir.

    2. Özellikle Oran’ın partisi yok diye onaylanmadığını gördüm Etkin ve Löker’in yorumlarında. Örgütlenmek için parti olmak 200 yıl öncesinin tekniği. Oran parti değil vey seçimi kazanamadı ama örgütlenmiş olduğu aşikar. Bütün kampanyanın ortaya çıkardığı bilgilere, dökümanlara, söylevlere bakılırsa Oran’ın iyi örgütlendiğini düşünüyorum. Oran’ın parti olamamasına rağmen örgütlenebilmesinin sebebi SMSlerden paylaşımlı YouTube videolarına kadar yaşadığımız anın zengin iletişim teknolojileri bence.

  36. engin

    Gözlemlediğim kadarı ile, Türkiye’de politik bir zafer kazanmak için bir çok alanda örgütlenmek gerekiyor. İnternet bu aşamada hızlı ve derin dağılım için etkili bir araç. Kokuşmuş politik propagandalardan, meydan buluşmalarından, seçim otobüslerinden, seçimlerden önce millete kömür dağıtan, ilaç reçetelerinin tutarını iyilik olsun diye ödeyen zihniyetten son derece sıkılmış bizler için ufuk açıcı bir araç. Baskın Oran gibi okumuş, düşünen, yeni bir insan gelip bu aracı etkili bir şekilde kullanınca umutlanıyoruz. ‘Ben politikacı değilim’ dediğinde seviniyoruz, çünkü politika eskilik ve sahtekarlık gibi olumsuz çağrışımlar içeriyor.

    Ne yazık ki Baskın Oran bana biraz yalnız göründü bu seçimlerde. Ağanın ağını çökertmek için ağ kurmak gerekir. Baskın Oran bir ağ kurmuş gibi görünüyor. Kanımca bu ağın en önemli yanı, politik anlamda pasif destekçilerden oluşuyor olması. Destekçiler samimi ama günlük politik aktivitelerde ne kadar etkili olurlar net değil. Baskın Oran’ın silah arkadaşları kim? Mesela, Kurtuluş Savaşı’nda buna benzer iki ağdan bahsedebiliriz. Birincisi, halkın destek ağı. İnsanların fiziksel ve ideolojilk olarak yeni bir hareketi desteklemesi. Buna benzer oluşumlar için günümüzde internet yukarıda bahsettiğim üzere son derece etkili araç. İkincisi, Atatürk’ün de içinde olduğu silah arkadaşları. İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir vs. Bu seçimlerde Baskın Oran bu şekilde bir ağdan yoksundu.

    Baskın Oran’ın iyi bir başlangıç yaptığını düşünüyorum. Bence bir sonraki adımı, silah arkadaşlarını belirlemek ve aktif politik ağını oluşturmak olmalı.

  37. arikan

    Seçimde geride kalanlar birbirini yemeye başladı
    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6950221.asp?gid=180

    “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı Ä°slam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.â€?

    Şunlar keşke gerçek olmasa.

  38. löker

    Bir kaç kez epeyce uzun yazdığım halde Dara’nın sinirlenmesine yol açacak noktaları açıkta bırakmayı başarmışım diye gördüm… Arıkan’ın son tespitinde de sadece örgütsüzlük eleştirimde kalmış olması üzerinden az tespit, çok duygu/düşünce yazayım bari bu sefer dedim.

    Seçim kararı çıkmasına bir kaç ay varken, bir dost meclisinde “Yahu yakında ya erken seçim gelecek ya da 8-10 ay içinde seçim zamanı zaten gelmiş olacak. Gene oy verecek kimse olmadığını düşüneceğiz ama bir yandan seçimi tamamen göz ardı edemeyeceğiz. N’olacak bu işler, acaba birimizi bağımsız aday mı yapsak?” konulu bir tartışma çıktı.

    Tartışmanın ana ekseni mevcut ana akım siyasetine bir tepki olarak, olabildiğince karikatürize hale gelmiş bir bağımsız aday figürünün, kendi minik dünyamızda ön planda olan ama egemen kültür tarafından hep göz ardı edilen sorunları vurguladığı ve bizim açımızdan çok avantajlı olan yeni medya araçlarını kullandığı kendi çapında bir kampanya düzenlemek üzerine kuruluydu.

    Aslında bu fikrin sonucu olarak ortaya çıkabilecek şey siyasi bir tepki olmaktan çok siyasetsiz bir tavır, karşı-siyaset yapmak olabilecekti. Yapmayı planladığımız şey ne kadar siyasi görünürse o kadar karşı siyaset olacaktı çünkü bilimsel açıdan.

    Öne çıkarmayı düşündüğümüz konular (kimi sadece eğlence olsun diye ortaya atılmış fikirler olarak) zorunlu askerliğin kaldırılması, üniversite özerkliği, A.B.D. başta olmak üzere dünyanın bütün ukala ülkelerine vize konması ve başvuruların posta (PTT) yoluyla ön bildirim zorunluluğu getirilmesi, marihuananın yasallaşması ve Hollanda ile ticaretin geliştirilmesi falan gibi yarı geyik (marihuana, vize gibi) yarı ciddi (zorunlu askerlik, YÖK gibi) konulardı.

    Şimdi biz bunu yapsaydık, hayattaki kişisel dertlerimizi siyasi arenaya çıkarabilmek için bir parodi olarak tanımlayacaktık. Hatta duyanlar, görenler de, bu ölçek içinde büyük olasılıkla sevimli, desteklenesi bulacaklardı. Ankara 1. bölgede oturuyorum. DTP’nin gazıyla ortaya atılmış ama 10bin oya bile ulaşamamış aday yerine üniversiteli, entellektüel birikimi olan bir grup insan için de belki ciddiye alınabilecek bir aday bile çıkarabilecek ve 5bin oy alabilecektik, kim bilir?

    Baskın Oran’ın adaylığı da bence bizim planımızdan çok farklı bir plan değil, ama maalesef ciddiye alındı. Hatta daha da kötüsü, kendisi bu adaylığı çok ciddiye aldı. Kendi çevresinin yaşam tarzını temsil etmekten öteye gidemeyeceğini unuttu ve memleket sorunu olarak tanımlamaya çalıştığı şeyleri temsil etmeye soyundu, onu da hakkıyla yapması 1 ay içinde de mümkün değili, durduğu yer itibarıyla da…

    Şöyle bir benzetme yapayım, Fatih Özgüven iyi bir sinema eleştirmenidir, çok başarılı analizleri vardır; ama bu özellikleri onu yönetmen yapmaya yetmez. Yönetmenlik denerse elbette birikiminden yararlanır, ama bir tek birikimle olamaz. Benzeri örnekler maalesef dünya ve türk sinemasında kiloyla bulunur… (Özgüven denese belki de iyi bir yönetmen olur, o ayrı :) )

    Örgütsüz siyaset olarak tanımladığım (ya da anlaşılan) şey budur. Oran’ın birikim ve yeteneklerinin bir kurumsal, kişiden bağımsız işleyebilen yapı içinde birikmesi gerekirken bir isim (ve marka) üzerinden işlemesi bu ülkeye yarar getirmez. Kaldı ki, kampanyanın aciliyetinin getirdiği bir sonuç diye önemsememeye çalışıyorum, ama kimlik mimlik derken az saçmalamadı hoca…

    Vicdani retçilere ezilen bir azınlık gözüyle baktı, bu perspektiften ilişki kurmayı denedi. Sivil itaatsiz bir eylemci, eylemi nedeniyle azınlık da, ezilen de kabul edilmez, böyle bir siyasi perspektif olamaz. Saçmalık.

    Bu tespitleri de gerçekten Oran’ın bulunduğu noktayı tanıdığım için yapabiliyorum. Temsil etmeye talip olduğunu söylediği, kimlik olarak tanımladığı hareketlerin, pozisyonların 3-4 tanesinde birden yer aldım/taşıyorum.

    Karşı iddianameyi okumuşluğuma ek olarak benzeri savunmaları mahkemede bizzat yapmışlığım da var. Böyle bir pozisyondayken beni temsil edemediğini düşünüyorsam, sırf ülke kötü gidiyor, Oran gibilere ihtiyacımız var diye düşünerek fikirlerimi kendim saklamam bana saçma geliyor. Bu yüzden aylardır takip ettiğim bir sitede, sitenin özünde konuya en uzak mesajında bu kadar zaman harcadım.

    Amacım Oran’ın kampanyasında gönderme yapılmış kavramları küçümsemek de değildi, bir aydan fazla bir zamandır, bu kampanya ile ilgili ter döken nice gönüllünün yaptıklarını da… Umarım derdimi anlatabilmişimdir. Hem zaten bu seferlik konu bizim dışımızda kapandı, belki ilerleyen günlerde daha tek bir kişiden bağımsız olarak, daha çok ortak noktalarımıza hitap eden şekilde teknoloji siyaseti vb. üzerinden buna benzer konuları konuşuruz ne bileyim :)

  39. arikan

    Türkiye’de “düşünce suçu” bir protokolse karşı-protokol ne olabilir? Düşünmeye bu olaydan başlayabiliriz:

    Yargıtay 8. Ceza Dairesi: Azınlık Raporu’yla halk kin ve düşmanlığa tahrik edildi

    BASKIN ORAN: KARŞI İDDİANAME

Yorum Yaz