09.01.2009

Bir Basın Skandalının Ardından Blog Gazeteciliği

Yeni medya ve gazetecilik üzerine doktora çalışmasını sürdüren Nikki Usher, geçtiğimiz ay bir medya skandalının izini sürerken, blogların gazetelerin yerini almaya başladığı tartışmasına katkıda bulunmayı hedefleyen bir makaleyi First Monday‘de yayınladı.

Makale, İsrail’in Lübnan’a saldırdığı günlerde Reuters tarafından servis edilen ve bir süre sonra sayısal manüplasyon olduğu anlaşılan fotoğrafların yarattığı fauxtography skandalından yola çıkarak blogların birer kamusal haber kaynağı olarak nerede durduklarını incelemeyi deniyor.

Bu incelemeden alınabilecek önemli notlar: hesap verilebilir bir medya inşa etmekte vatandaşların yeri açısından bloglar ve aslında medyada çok imkanlı olamayabilecek bir uzmanlığın varlığı.

Photoshop ile değiştirilmiş olan Lübnan fotoğrafı

Kaynak: Zombietime

Usher, blogların kendi tanımlarından yola çıkarken O’Reilly tarafından yayınlanan We the media: Grassroots Journalism by the people, for the people adlı kitabıyla Gillmor’ı referans alıyor ve bir blog, konvansiyonel gazeteciliğin yapamadığı neyi başarabilir? sorusuyla yapısal bir analiz çiziyor. Bu analiz, blogların, merkezden-kitleye medyada çok rastlanılamayacak bir imkanla, belirli konularda yetkin insanlar tarafından bilgi aktarımına olanak sağlama güçlerini de tarif eden dikkat çekici bir bölüm. (Özellikle teknoloji konusunda ve Türkiye’de bu notu anlamak çok daha kolay görünüyor…)

Kuramsal çerçeveyi çizerken Habermas‘ın public sphere (kamusal alan) kavramını temel alan yazı, bloglar gerçekten kamusal olarak değerlendirilebilir mi, ana akım medyanın kimi dezavantajlarından muaf olan bloglar İnternet’in özgürlükçülüğünü müjdeleyen bakış açısının beklentilerini karşılıyor mu gibi sorularla gelişiyor.

Haber ajansları (örnekte Reuters) yayın değerleri ve geçmişleriyle belirli bir bilgi otoritesi oluştururken, bloglar da vatandaşlar arasında bir örgütlenme sağlayarak medyanın hesap verebilirliğini sağlayarak bir denge oluşturuyorlar.

Yazıdaki örneğin diğer ucuysa Little Green Footballs adlı popüler bir blog. Blogun karakteri muhafazakar ve ana akım medya karşıtı olarak tanımlanırken, popülerlik Technorati‘ye göre dünyanın en çok okunan ilk yüz blogu arasında olmasından geliyor.

Usher’in analizinde bloglar açısından ve de bu makalenin Düğümküme’de konu edinilmesi fikrini doğuran iki çarpıcı nokta var. İlki, blogların da ana akım medyada var olan hiyerarşinin bir benzerini örgütlemekten kaçınamaması.

Alternatif Medya hangi konuda alternatif?

LGF özelinde bakılacak olursa, Lizardoid Ordusu adlı katılımcı, yorumcu ve yazarlardan oluşan bir grup, tarikat lideri gibi davranan bir başyazar çevresinde örgütleniyor, katılımcılar başyazarın kurallarını ve dilini kabul ediyor ve yaptıkları katkıların kredisini de ona hibe ediyorlar. Usher, LGF’in dahil olduğu tüm popüler konularda başyazar Johnson’un tek başına krediyi toplamasını LGF’in kamusallığı çerçevesinde tartışmaya açıyor.

Özgün bir dil kurgulamak, belirli bir yayın hiyerarşisi içinde davranmak gibi kavramların merkezden-kitleye ya da kitleden-kitleye yayın anlayışlarında değişmesi zorunlu mudur? Üslup nerede oluşmaya başlar, bir üslup oluşturmak amacıyla dil kurgulamak, o dili kullanamayanlara bir kapı kapatmak mıdır? gibi sorular formüle edilerek bu tartışma genişletilebilir.

Usher, makalesinde LGF blogunu tam olarak açık tanımlamakta zorlansa da, “eğer bildiğimiz anlamlarıyla ‘muhafazakar kitle’yi kamusal alanda açık bir topluluk olarak gördürsek, LGF’yi yalnızca onun iletişim kanallarından biri olarak, temsiliyetle sınırlı ele alabilir ve açık olduğunu kabul edebiliriz” diye özetlenebilecek bir parantezi ihmal etmiyor.

Blogun katılımcılığa hangi ölçekte açık olduğu ya da açık olma halinin teknik olanaklar doğrultusunda sınırlandırılmasının nasıl tartışılacağı sorusu bu tartışmayı önceliyor. LGF ya da örnekten genele doğru gidersek, (blogosfer diye de adlandırılan) blog dünyasının yalnızca kendi varlığıyla bir kamusal mekan inşa etme iddiasında olup olmadığı belirleyici hale geliyor. Teknik basitliğe indirgeyerek web siteleri/bloglar temsil ettikleri kitlelerin asıl yapılarıyla değerlendirilir, başlı başına organizasyonları ile değerlendirilmez diye bir karşı görüş ortaya çıkabilir.

Bu argümanla yola çıkarken, Wiki gibi katılımın özelleşmiş teknik bilgi ve yetkilendirme gerektirmeyecek şekilde düzenlendiği teknik altyapıların varlığı ve bu yapılarla inşa edilen Wikipedia gibi örnekler işe yarayacaktır.

Kitleden-kitleye yayıncılığın ‘kabul görme’ gücü nereden gelir?

Yazıdan öne çıkartmak istediğimiz ikinci önemli saptama, yine aynı konu özelinden yola çıkılacak olursa Reuters’in özür dilemesine kadar geçen süre içinde aslında kapalı bir okuyucu kitlesi içinde günlerce bu skandalın konu edinilmiş olması. Bir başka deyişle ana akım medyanın hesap verebilir olmasını sağlamak için, onunla ilişkide olmanın zorunlu olması.

Yazıdaki örnekte LGF tek başına bir skandalın izini süren, amatörce bir çabanın ötesinde, temsiliyet gücü edinmiş, radyo kanalları ve benzeri merkezden-kitleye olan başka yayınlarla güçbirliğine girmiş bir site olarak karşımıza çıkıyor ve de Reuters’in aktörü olduğu olay bir skandal boyutuna bu şekliyle ulaşmış görünüyor.

Mecrası doğrudan İnternet olan kimi eylemlerin (buraya flash mob kavramı da eklenebilir) organik ilişkilerden yararlanmaksızın merkezden-kitleye medyada konu aldıklarına tanık olduk. Bunlar arasında en bilinenlerden biri George W. Bush’un Beyaz Saray’daki özgeçmişine miserable failure sözcüğüyle link verilmesi kampanyası sonucu miserable failure şeklinde bir arama yapıldığında ilk sırada George W. Bush’un çıkmasıydı. (Bkz: Konuyu haber haline getiren BBC)

Katılımcı ve çok yönlü bir içeriğin, merkezden-kitleye medya içinde konu edinilmesi, daha geniş bir kitleye ulaşılmasını (örnekteki gibi) sağlayabilir. Öte yandan, kitleden-kitleye medya, merkezden-kitleye medyanın yerini almayı hedefliyorsa, iki medya arasında bir ilişki olmaksızın kamuoyu oluşturabilecek yaygınlıkta olmanın yollarını aramalı…

Soru, bunun mümkün olup olmadığı… Tiyatro, sinema, radyo, televizyon, İnternet/YouTube birbirlerinin sonunu getireceği yönündeki tartışmaları doğurdular, oysa belirli görevler için tercih edilmeyi kenara koyabilirsek her bir mecranın kendine ait özellikleriyle hala varlığını sürdürüyor olması bir mecranın bir diğerinin yerini tamamen almakta zorlanacağını hatırlatıyor.

Son bir not olarak, yazıya konu olan makalenin 2008′in son sayısında yer aldığı dergiyi, henüz duymamış olanlar için kısaca özetleyelim:

First Monday logo

First Monday logo

First Monday (İlk Pazartesi), 1996 yılından beri yayınlanan, internet tabanlı bir akademik dergi. Communication Abstracts, Computer & Communications Security Abstracts, DoIS, eGranary Digital Library, INSPEC, Information Science & Technology Abstracts‘ın da dahil olduğu bir çok yayın indeksi tarafından taranan First Monday alışılagelmiş akademik yayınların aksine açık erişim politikasıyla dikkat çekiyor. Yazarlar, katkılarını Public Domain (kamuya ait) ya da Creative Commons lisansıyla yayınlamaya davet ediliyor ve arşivler dahil tüm içerik izleyicilere ücretsiz olarak sunuluyor.

Adından tahmin edilebileceği üzere her ayın ilk pazartesi günü yayınlanan dergi, internet, açık kaynak, telif gibi konularda makaleler, kitap incelemeleri ve bir podcast’ten oluşuyor.

Benzer Düğümküme yazıları:

Günün resmi: İran’ın Photoshoplu füzeleri

Etiketler

, , , ,

Yorum Yaz