13.02.2010

IxDA Tanışma Toplantısı

IxDA-İstanbul, 19 Şubat, Cuma,19:00′da Avrupa yakasında “İstanbul’da neler oluyor?” başlıklı informal bir tanışma toplantısı düzenliyor. Bu etkinlik ile Etkileşim Tasarımı alanında çalışan, bu alana ilgi duyan kişileri bir araya getirmeyi ve ortak bir gündem oluşturmayı planlıyoruz.

Toplantı mekanı katılım sayısına göre belirleneği için katılım durumunuz ile ilgili bilgi vermenizi rica ediyoruz.

Görüşmek üzere.

Etkin Çiftçi, IxDA İstanbul

26.12.2008

Bir Kule Daha Yıkılsa Önce Televizyonu Açarım

Amerikalılar haberleri ilk kez 2008 itibariyle gazeteden çok internetten okuyorlar.

PEW Araştırma Merkezinin yaptığı ankete katılanların %40′ı haberi internetten, %35′i gazeteden %70′i ise televizyondan takip ediyor. 2008 Amerikan başkanlık seçimlerinde Obama’nın yürüttüğü kampanya, cep bilgisayarları ve netbookların yaygınlaşması gibi etkenlerin internet okurluğundaki keskin artışı tetiklediğini sanıyorum.

Zaten bildiğimiz şeyi söyleyen bu ankette benim asıl dikkatimi çeken, televizyonun hala açık ara en önemli haber kaynağı oluşu. Daha önce düğümküme’de yapılan günlük haber kaynakları anketinde televizyonun seçenekler arasında yer almayışını biraz yadırgamıştım. Eğer seçenekler arasında televizyon da olsaydı muhtemelen %40′nin üzerinde oy alacaktı.

2001-2008 arasını çizen yukarıdaki grafiğe göz attığımızda; 11 Eylül saldırıları, Amerika’nın Irak’a girmesi gibi sıcak haber dönemlerinin ardından televizyonun izlenme oranının düştüğünü söylemek mümkün. Tıpkı Ergenekon davasında olduğu gibi yoğun gündemlerde haberi almak için televizyon, yorumları okumak için gazete, tartışmak içinse internet mi kullanıyoruz acaba? Bugün bir kule daha yıkılsa galiba önce televizyonu açarım.

Araştırmanın Kaynağı: http://pewresearch.org/pubs/1066/internet-overtakes-newspapers-as-news-source

08.12.2008

Halka Açık GPS 15 Yaşında.

ABD Eski Savunma Bakanı Les Aspin’in, Ulaştırma bakanına yazdığı bir yazı ile 15 yıl önce bugün Küresel Konumlandırma Sistemi herkesin ücresiz kullanımına açıldı. GPS sistemi üçgenleme denilen bir metod ile konumumuzu buluyor. Tüm uydu konumlarının kayıtlı olduğu GPS entegresi, en az 3 uydudan sinyal aldığında bu uyduların herbirine olan uzaklağın hesaplanması neticesinde konum bilgisi ediniliyor.

GPS, güvenlikten, takibe, CRM’den, yol bulma ve harita servislerine kadar pek çok uygulama alanı buldu kendine. Ama nedense Outdoor spor meraklıları dışında son kullanıcı nezdinde yaygınlaşamadı.

 

Bugün mobil pazarın %20′sine ulaşan hacmiyle iphone 3G’nin bence en dikkate değer özelliği içinde verimli bir GPS alıcısının bulunması. Brightkite gibi 3. parti uygulamalar ise GPS’si günlük hayatımızın bir parçası yapacak gibi görünüyor.

Brightkite sayesinde etrafınızda olan biteni anlık olarak takip edebiliyor, bulunduğunuz konumla ilgili ses, görüntü ve metinsel bilgiyi anında brightkite sunucularına gönderebiliyor ve arkadaşlarınızla paylaşabiliyorsunuz.

Geçtiğimiz aylarda Nokia tarafından satın alınan Plazes da benzer bir hizmet sunuyor. Nokia önümüzdeki 1-2 yıl içinde tüm amiral telefonlarına GPS entegresi koymayı planlıyor.

Uzun lafın kısası bol konumlu günler bizleri bekliyor.

30.09.2008

Yayıncı ve Okuyucu Üzerine

Başlamadan söyleyeyim yayın enstrümanları yani ortamlar bu yazının konusu değil. Keza yayıncılığı basılı-süreli-süresiz, görsel, işitsel, merkezden, kitleden, iten-çeken olarak dallandırdığımızda her ortamın kendi sınır ve olanaklarından ayrı ayrı bahsetmek gerekecek. Böyle bir yelpazede ise kaybolmamak elde değil.

Kaybolmak değil de netleşmek gerekirse…

Klasik medya modelinde iki temel yayıncılık yönteminden söz etmek mümkün. Bunlardan ilki ticari yayıncılık, diğeri ise reklamsız yayıncılık.

Ticari Yayıncılık: Belirlediği kitleye en geniş düzlemde hitap ederek, reklam gelirleri ve yan menfaatler ile hayatını sürdüren yayıncılık anlayışıdır. Buna CNN, NYT, Hürriyet, Pilli Network ve Düğümküme örnek olarak gösterilebilir.

Reklamsız Yayıncılık: Ya toplumun geneline zaten ulaşan ve toplum adına yayıncılık yapan kurumlarda, ya da belirli bir politik düşünceyi yaymak amacıyla araç olarak kullanılan yayın organlarında hakim olan modeldir. BBC ve Harun Yahya International reklamsız yayıncılığa örnek olarak gösterilebilir.

Bu aşamada yayıncıları da ikiye ayırmak mantıklı olacak.

Devlet Yayın Organları: BBC, TRT gibi devlete ait yayın organlarıdır. Bunlardan kimileri reklam alırken, kimileri ise devletten aldıkları özel bütçe ile yayın hayatlarını sürdürürler. Bizim TRT’nin reklam alması dönem dönem yakın tarihimizde tartışılagelmiştir.

Serbest Yayıncılar: Serbest pazar ülkelerinde yani aşağı yukarı tüm dünyada serbest yayıncılar her türlü ortamı kullanarak ve çoğunlukla reklam alarak hayatlarını sürdürürler. Bu yayıncılardan kimileri yayın organlarını ticari veya politik amaçları doğrultusunda araç olarak da kullanırlar. Doğuş Yayın grubunun menfaati daha çok araba satmak iken, yaradılış düşüncesini savunan yayıncılar ise çıkar ağlarını genişletmeyi hedefler.

Peki zaten içinde doğduğumuz bu medya modelinde neler değişti?

Blog, yani we-blog yani web günceleri uzunca bir süredir hayatımızda. 5 yıl önceki web’in fotoğrafını çektiğimizde paldır küldür bir “aktarım” yapıldığını söyleyebiliriz. Tüm yayın organları web sürümlerini oluşturuyor, kimileri bunu da yine parayla satmaya çalışıyordu. Oysa bugün köşe yazarlarının blogları, haberlerin yorum bölümleri var. Yani okuyucunun katılımı artı.

Ama daha da önemlisi haberin üretim şekli değişti. Haberi sen, ben yapabiliyoruz artık. Hatta bana gerek yok sen tek başına da yapabiliyorsun. Yayıncılık dünyasının 1500 yıllık tarihindeki en önemli anlardan birine tanıklık ediyoruz. İnsanlık tarihinde düşüncenin özgürlüğü açısından da blogların önemli bir yeri olduğuna inanıyorum.

Fakat..sen-ben gerçekten yayıncı olabilir miyiz? Biz yayıncılıktan anlar mıyız? Bu yazının temel motivasyonu aslında bir süredir zihnimi meşgul eden bu sorular. Bilgi kirliliğinin bir adım ötesine nasıl geçebiliriz?

Çalışma hayatına uluslararası bir yayın kuruluşunun türkiye ayağında stajyer olarak başladım. Bu dönemde saha techizatını donanıp Afganistan’a, Filistin’e giden tanıdıklarım oldu. Dünyanın dört bir yanındaki cephelerde saç-sakal haber yapan bu gazetecileri bir tarafa koyuyorum, evinin yanına bomba düşen blogcu’yu diğer tarafa.. Bir tarafta aldığı para karşılığında mesleğini yapan ve doğal olarak meslek ilkelerine liyakat eden haberci, diğer tarafta haberin kaynağında, hatta doğal olarak da tarafı olan senin benim gibi bir insan duruyor.

Evinin yanına bomba düşen adamın yazdıkları okuyucuyu pek tabi etkileyebilir. Peki ama ben bu bilgiyi nasıl teyid edebilirim? Yan tarafta patlayanın sadece bir tüp olmadığının garantisini kim verebilir bana? Bu haberin imtiyaz sahibi, yani yalanlanması durumunda hukuki sorumluluğunu üstlenen kimdir?

Cephedeki gazeteci bu sorumluluk ile haber yapıyor. Blog habercisini benzer bir akreditasyona tabi tuttuğumuzda da doğal olarak yeni öbekleşmeler yani yeni medya grupları üretiyoruz. Haberi yapan sen-ben olmuyoruz yine..

Konuyu savaş muhabirliğine indirgemek belki çok doğru değil. Ama tüm haber alanlarında benzer çıkmazlara girmek mümkün. Bugün bilimum blogdan Apple’ın Çin’de paketlediği ürünleri görebiliyor ve bir sonraki ürünü hakkında spekülasyonları takip edebiliyorum. Bu kaynaksız, imtiyazsız haberler benim satın alma kararımı da etkileyebiliyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün..

12.07.2008

Dijital Bölünmüşlüğün Yeni Halleri

Dijital bölünmüşlük, teknolojiye erişimi olmayanlar ile bu yaşam tarzından faydalananlar arasındaki sosyal mesafe olarak tanımlanıyor pek çok kaynakta. Çoğunlukla bireyler düzeyinde vuku bulan dijital bölünmüşlüğün iş hayatına yansımaları da sosyal bir odaktan ziyade ekonomik anlamlar taşıyor.

Avaya, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve İspanya’dan toplam 3000 kişilik bir çalışan örneklemi kullanarak “Avrupa ve Rusya’da Esnek Çalışma” raporunu yayınladı. Buna göre şirketlerin %17′si çalışanlarına esnek çalışma saatleri sunuyor. İngiltere’de bu oran %22′ye kadar çıkabiliyor.

Ankete katılan çalışanların %78′i kendilerine esnek çalışma saatleri sunulması koşulu ile hiç düşünmeden mevcut işlerinden ayrılabileceklerini, %94′ü ise bu olanağı zaten kendi işverenlerinin sunması gerektiğini söylüyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Maaşını elden alan, mesai saatlerinde fatura ödemek için dahi işyerinden ayrılamayan bir çalışan ile uzaktan çalışıp bir yandan ailesi ve arkadaşlarına vakit ayırabilen sosyal bir çalışanın verimlilikleri arasında ciddi farklar var. Esnek çalışma saatleri bunu sürdürebilecek alt yapısı olan şirketler için önemli kazançlar sağlıyor. Örneğin her çalışana merkezi bir iş alanı sunmak zorunda kalmıyor bu şirletler. Veya tam zamanlı bir çalışan yerine esnek 3 çalışan kullanıp daha nitelikli işler üretebiliyorlar. Elbete bu altyapıyı ülkemiz iş etkinliğinin en az 50%’sini oluşturan mikro ölçekteki kobilerin sunması mümkün değil. Zaten Avaya araştırmasında da daha çok büyük ölçekli şirketlerin esnek çalışma saatleri sunabildiği belirtiliyor.

İşte bu yüzden Basecamp ve GoogleApps gibi verimlilik araçları giderek önem kazanıyor. Micro ölçekteki çalışma grupları ve KOBİ’ler hem çalışanları hem de müşterileri ile web hatta mobil ortamda dahi çok düşük maliyetlerle iletişim kurabiliyor, iş yapabiliyor.

Kaynak: http://www.usabilitynews.com/news/article4799.asp

11.07.2008

Video Vortex 3, Ankara

Vortex

Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Bölümü, 10-11 Ekim 2008 tarihlerinde, uluslararası alanda önemli ağırlığa sahip Video Vortex Konferansı’nın üçüncüsüne evsahipliği yapacak. Geleceğin iletişim dünyasını belirleyecek “online video” konusunun ele alındığı Video Vortex konferanslarından ilki Brüksel’de, ikincisi ise Amsterdam’da gerçekleştirilmişti.

İki gün sürecek Video Vortex Ankara etkinliğinde uluslararası konferansın yanı sıra, çeşitli atölye çalışması, sergi ve performanslar da yer alacak. Uluslararası konferansta ele alınacak konuların başında, Türkiye’de YouTube yasağı ile gündeme gelen internette sansür, veri ve içerik paylaşımı, yeni işbirliği modelleri ve yeni iletişim araçlarıyla sanat konusu yer alıyor. Konferansta ayrıca kullanıcılara kişisel olarak geniş bir kitleye yayın olanağını sunan internet günlükleri blog ve vlog’lar (video günlükleri) da tartışılacak.

Video Vortex Ankara etkinliği Bilkent Üniversitesi ile merkezi Amsterdam’da bulunan Ağ Kültürleri Enstitüsü (Institute of Network Cultures ) işbirliği ile düzenleniyor.

Konferans çağrı metninden:
Günümüzde televizyon ve internetin umulmadık bir hızda yakınsamasına tanıklık etmekteyiz. Daha önceki Vortex konferanslarında olduğu gibi, Video Vortex 3 Ankara da, bu alanda son yıllarda meydana gelen gelişmeleri farklı bakış açıları çerçevesinde değerlendirilecektir.  Her ne kadar en son ve en büyük yenilik olarak sunulmaya çalışılsa da, videoya ilişkin olarak görsel sanatlar, sinema ve belgesel alanında atılacak pek çok adım bulunmaktadır. Veritabanının kültürel ürünleri depolamak ve onlara ulaşmak için başat biçim olarak yükselişi, hala araştırılmayı bekleyen zengin bir geçmişe sahiptir.  Hareketli görüntülerin giderek genişleyen uzamında nasıl yol alacağız? Teknolojik paradigmada bir dönüşüm olacak mı, eğer olacaksa bu dönüşüm nasıl tarif edilecek? Online videonun dinamik ve karmaşık dünyasına sanatçılar, eylemciler, sinemacılar ve medya yapımcıları nasıl yaklaşıyor? Video içeriklerinin serbestçe dağıtım olanakları karşısında kurumlar, gruplar ve bireylerin tepkisi nedir?

Katılımcılar:
Video Vortex Ankara, farklı birçok alandan araştırmacı, sanatçı ve küratörün yanı sıra hukuçuları, yapımcıları ve mühendisleri bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Etkinliğe katılması beklenen isimler arasında film kuramı alanında tanınmış Donato Totaro, sanat teknoloji ilişkisi ve enformasyon sanatı üzerine çalışmaları ile bilinen Stephen Wilson gibi önemli akademisyenlerin yanı sıra, profosyoneller ve online video yayıncıları da katılacaktır.

Video Vortex Ankara web adresleri:

http://www.networkcultures.org/videovortex

http://std.comd.bilkent.edu.tr/videovortex

Bu metin Andreas Treske’nin mesajından alınmıştır.

18.05.2008

Açık Tasarım

Açık Tasarım

Moda ve benzeri tüketim odaklı bilimum endüstrinin iç içe girmişliği, tasarım olgusunu da alaşağı ediyor. Ben bu kavram karmaşasını aşmak için şu şemayı kullanıyorum.

  • Sanat: İfade ve ifade biçimleri.
  • Zanaat: İşçilik.
  • Tasarım: Problem çözmek.

Tasarım, alet(tool) kullanımı ile başlayan bir süreç. Yani bizde uyandırdığı taze hisler bir yana mazisi ilk yerleşik insanlara kadar gidiyor. Sanayileşme ve yığın üretim sürecinde ise daha çok makina tasarımına indirgenmiş bir konu tasarım. Yakın bir zamana kadar ise “cismin biçimsel özellikleri” olarak adlandırılıyordu. Patent ve telif yasalarında hala bu ve benzeri tanımlarla karşılaşırız. Oysa geride bıraktığımız on yıla baktığımızda önemli bir paradigma kayması yaşadığımız söylenebilir.

Tasarım. Kim için?

Tarihsel sırasıyla;

  1. Bireyin kendisi ve yaşamının devamı için tasarladığı/ürettiği çözümler.
  2. Kişi ve grupların toplumun geri kalanı için tasarladığı/ürettiği çözümler.
  3. Yığın üretimi. Yani sermaye sahiplerinin(kişi, grup, devlet) toplum için tasarladığı/ürettiği çözümler.
  4. Herkesin herkes için tasarladığı çözümler. (Şu an buradasınız.)

Tasarım; çözmeli ve paylaşılmalı

Wired’ın Nisan 2008 sayısında Apple’ın gizli kapaklı üretim yöntemi kıyasıya eleştiriliyor ve işlerin Steve Jobs’un karizması ile yürüdüğünden bahsediliyor. Doğal olarak Silikon Vadisi’nde hakim olan paylaşım kültürü Apple’ın bu yaklaşımını sıkça sorguluyor. Apple problem çözmek konusunda yıldızlı pekiyi alıbilir ama “sosyal ilişkiler” konusunda sınıfta kalıyor.

1950′lerin “kendin yap” kültürü, 80′lerin sonunda başlayan “açık kaynak hareketi” ile ne kadar ilişkilendirilebilir bilmiyorum ama günümüzün “açık tasarım” olgusunun ikisine de göz kırptığını söyleyebilirim.

Açık Tasarım ve Yaratıcı Topluluklar

Açık tasarım, adından anlaşılabileceği gibi herkesin katılımına açık olan tasarım sürecinden başka birşey değil. Bu olguyu hacker kültürü ile ilişkilendirmek mümkün. Çünkü tıpkı hacker geleneğinde olguğu gibi tasarım etkinliğine katılan kişinin temel motivasyonu yine camia içinde takdir görmek. Bu gayet insani motivasyon, önemli işlerin kotarılmasına da ön ayak oluyor. instuctables, makezine ve opensourcefood gibi topluluklar son kullanıcıya odaklanırken, büyük firmaların yayınladıkları blueprint’ler ise küçük üreticilere ilham kaynağı oluyor.

İlgili Bağlantılar;

http://www.instructables.com/

http://makezine.com/

http://www.opensourcefood.com/

24.08.2007

Biri Bu Adamı Durdursun

Teknoajan.com‘daki habere göre wordpress.com ve tüm alt-alan adlarının erişiminin engellenmesinin altından yine Adnan Oktar çıktı. Adnan Oktar kamuoyunda Adnan Hoca ve Harun Yahya gibi takma isimlerle tanınan kendi web sitesinde uluslararası bir kahraman olarak tanıtılan bir adam. En büyük davası ise herkesin bildiği üzere evrim karşıtlığıdır. Bu yolda kebebçılarda evrim karşıtı sergiler açmak, meydanlarda kendi inancına hizmet eden kitaplar dağıtmak gibi ilginç yöntemlere başvuruyor.

Oktar, eksisozluk’e yonelik sansür girişimlerinin ardından bu sefer de wordpress’s el atmış ve avukatı vesilesiyle kamuoyuna aşağıdaki dudak uçuklatıcı açıklamayı yapmış.

Konuyla İlgili Kamuoyu Açıklaması

Kamuoyunca da bilindiği üzere, internet kullanıcılarına ücretsiz site (blog) açma imkanı veren “wordpress.com” isimli blog servisinin yayınlarının Türkiye’ye girişi mahkeme kararıyla engellenmiştir. Bu mahkeme kararı 17.8.2007 tarihinde uygulanmış ve böylece wordpress.com servisi ile bu servisten hizmet alan tüm alt-sitelerin yayınlarının Türkiye’ye girişi durdurulmuştur. Bu yayın durdurma kararının nedeni, adı geçen blog servisinin yasadışı yayınlara sınırsızca imkan tanıması, bunların durdurulması yönündekibaşvuruları dikkate almaması ve belli alt sitelerin durdurulmasına ilişkin olarak Türk Mahkemeleri tarafından verilen kararları da yok saymasıdır.

Adı geçen servisin sağladığı ücretsiz ve denetimsiz olanaklar kötü niyetli kişileri bu servise yönlendirmiş ve wordpress.com kısa sürede bölücü-yıkıcı ideolojilerin, kişisel husumetlerin, kanunsuz hedeflerin sesi ve yayın merkezi haline dönüşmüştür.Öncelikle belirtmek gerekir ki, herkes bağımsız Türk Mahkemelerinin kararlarına saygılı olmalıdır. Basın özgürlüğü, kişilere hakaret etme özgürlüğü demek değildir. Devletimizin temel değerlerine, Cumhuriyet ilkelerine, bütünlüğümüze ve birliğimize saldırma özgürlüğü hiç değildir. Herkes her konuda görüşünü açıklamakta ve savunmakta özgürdür ama bunu, eleştiri sınırları içinde kalarak, kamu düzenine zarar vermeden ve kişilik haklarına saygılı biçimde yapma yükümlülüğündedir. Bu sınırları aşanların Yargı tarafından engelleneceği tartışmasızdır.

Nitekim önce tarafımızca söz konusu hukuka aykırı yayınların durdurulması için YAKLAŞIK 17 KEZ adı geçen site yönetimine başvurulmuş, ancak site yönetimi bu yayınlar hakkında hiç bir tedbir almamıştır. (Bizim bu başvurularımızdan bir tanesini kendi sitelerindeki açıklamalarında yayınlamışlardır) Bunun üzerine tarafımızca SADECE MÜVEKKİLİMİZİN KİŞİLİK HAKLARINI İHLAL EDEN ALT SİTELERLE İLGİLİ OLARAK yapılan başvurular üzerine Türk Mahkemeleri WordPress altında yayın yapan illegal alt-sitelerin kapatılması için çok sayıda kararlarvermişlerdir. Bu kararlar söz konusu firmanın ABD’de bulunan merkezine ve Türkiye’deki temsilcisine de ulaştırılmış, bu kez Türk Mahkemelerinin kararlarına uyarak yasadışı yayınları durdurmaları istenmiştir. ANCAK, YAZILI VE SÖZLÜ TÜM BAŞVURULARA RAĞMEN ADI GEÇEN FİRMA VE TEMSİLCİLERİ BİZİM TALEPLERİMİZİ DE TÜRK MAHKEMELERİNİN KARARLARINI DA TANIMAMAKTA VE UYGULAMAMAKTA ISRARLA DİRENMİŞLERDİR.

Bunun üzerine adı geçen firmaya Türk Mahkemelerinin kararlarının uygulanmamasına asla göz yumulamayacağı, bu kabul edilemez halin sürmesi halinde kaçınılmaz olarak WordPress.com’un tüm yayınlarının Türkiye’ye girişinin engelleneceği hatırlatılmıştır. Bu son uyarının da dikkate alınmaması sonucu, mahkeme kararlarını uygulamayan WordPress.com’un tüm yayınlarının Türkiye’ye girişi yeni bir mahkemekararıyla engellenmiştir.

Hiç kimsenin mahkeme kararlarını uygulamamak gibi bir ayrıcalığı olamaz. Mahkeme kararları uygulanmak için vardır. Her devletin kendi yargı kurumlarının verdikleri kararların yerine getirilmesini sağlayacak önlemleri alma hakkı vardır.

Türk Yargı organları ve kamu kurumları da, Türk Mahkemelerinin kararlarını uygulamama konusunda direnen gerçek veya tüzel kişilerin yasadışı dirençlerini etkisiz hale getirecek önlemleri alma ve icra etme hakkına sahiplerdir. Devlet kurumlarının, kötü niyet sahiplerinin saldırılarına karşı Türk vatandaşlarını korumasız bırakmayacakları açıktır.

Bu nedenle, daha önceki mahkeme kararlarını uygulamayarak yasadışılığı yaptırımsız bırakan bir blog servisinin yayınlarının tamamen durdurulması doğru bir karardır, haklı bir karardır, örnek bir karardır.

Bu mahkeme kararından tüm blog servislerinin ve internet hizmet sağlayıcılarının almaları gereken dersler vardır. Blog servislerinin, özellikle ücretsiz hizmet verenlerin, kendi firmaları üzerinden yasadışı faaliyet yapan sitelere karşı dikkatli olmaları gerekir. Bu servislerin kendilerine ulaşan şikayetlere ve bilhassa mahkeme kararlarına karşı duyarsız kalmamaları gerekir. Bunun aksi bir tutum sergileyen servislerin WordPress’in karşılaştığı yaptırımla karşılaşmaları kaçınılmazdır.

Blog sahiplerinin de hizmet alacakları servisi seçerken itinalı ve dikkatli olmaları gerekir. Rasgele bir servisi değil, hukuka, insan haklarına, yargı kararlarına saygılı servisleri tercih etmelidirler. Böyle yaptıklarında kendi yayınlarının kesintisizce devam etmesini sağlamakla kalmayacaklar, blog servislerini de hukuka ve yasalara uygun davranmaya mecbur etmiş olacaklardır. Böylece hem haber alma özgürlüğü, hem de kişilik hakları korunmuş olacaktır.

Kamuoyunun bilgilerine saygıyla sunarız

Adnan Oktar Vekili
Avukat Kerim Kalkan

WordPress’in Türkiye’deki faaliyetini durdurmayı bir zafer olarak gören Oktar, aslında tüm başvurularına rağmen wordpress’i engelleyememiş, bunun yerinde türk insanın erişimini kısıtlamıştır. Umarız türk yargısı bu ve benzeri sansürü ve sansürcülüğü destekleyen davalarda daha özenli çalışır ve konuyu küresel insan hakları, düşünce özgürlüğü bağlamında değerlendirmeye başlar.

Güncelleme:
Wordpress’in kurucusu Matt Mullenweg blogunda “Turkey Update” başlıklı bir yazı yayınladı ve WordPress.com’a koyulan engel karşısındaki şaşkınlığını yazdı. Matt Türkiye’deki blogculardan yorumlarıyla tartışmaya katılmalarını bekliyor.

Türkiye’den sansürsüz ulaşmak için bağlantı
http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/http://photomatt.net/2007/08/25/turkey-update

Direk bağlantı
http://photomatt.net/2007/08/25/turkey-update/

Ayrıca bu yazıya yorumlarınızı yazın. Yazın ki bu utanç verici olay anıtlaşsın, bir süre sonra WordPress.com açılsa bile unutulmasın, Türkiye’de gelecek nesiller bugünlere bakarak bilgiye erişim hakkının gerçekten önemli, sahip olunması gereken bir şey olduğunu bilsin.

20.07.2007

Bard'ın Kameralı Adamları

New York’lu elektronik ortam sanatçısı Perry Bard herkesi Dziga Vertov’un 1929 yapımı Man with the Movie Camera isimli filmini, orijinal akışına sadık kalarak yeniden yapımına davet ediyor.

Man with the Movie Camera
Vertov’un Kameralı Adam adlı eseri Moskova, Riga ve Kiev’deki görüntülerin montajlanarak devam eden bir tam günü anlatması üzerine kuruludur. Burada anlatı kelimesi belki pek uygun düşmeyebilir, çünkü film genellikle belgesel olarak sınıflandırılır. Öte yandan Kameralı Adam’da bir film yapım hikayesi, yani film içinde film vardır. Bu noktada Vertov’a kulak verirsek “Kameralı adam görsel olayların sinemasal iletişimi üzerine bir deneydir. Ara başlıklar, senaryo ve sinema salonlarının yardımı olmaksızın üretilmiştir. Filmde planlar arası çözülmeler, bölünmüş ekranlar, ağır çekim ve donuk kare gibi bugün bir haber bülteninde bile karşımıza çıkabilecek, hatta en basit video kurgu programlarında dahi bulunan görsel efektler denenmiştir.

Peki Bard ne yapıyor?
Perry Bard, herkesi “kameralı adam”ı kollektif bir şekilde yeniden üretmeye davet ediyor. Orijinal plan sırasına sadık kalmak koşuluyla Agustos 2007′de açılacak olan yükleme alanına, ister video, ister sabit kare, hiç olmadı metin dökümanlarınızı bekliyor. Amacı ise 21 yüzyılın ağlı ve birbirine bağlı halini yansıtmak. Kameralı Adam’ın yeniden üretimi için daha iyi bir yöntem bulunamazdı heralde. Ortaya çıkan kollektif çalışma İngiltere’nin dört bir yanındaki dev ekranlarda sergilenecek.

Detaylı Bilgi için: http://dziga.perrybard.net/

Filmin orijinali için: http://video.google.com/videoplay?docid=6910724735856178670&hl=en

03.07.2007

Türketici: Bir Nuri Çolakoğlu Önermesi

Vizyoner medya girişimcisi ve DMG üst düzey yöneticilerinden Nuri Çolakoğlu, bundan üç ay önce katıldığı MOMO – İstanbul etkinliğinde yaptığı sunumda yepisyeni bir önermeyle çıkageldi. “ingilizcesi de bir garip bunun zaten” diyerek prosumer‘a “türketici” adını koydu. Gadget’ın türkçe karşılığı hakkında oluşan gündemle de ilişkilendirerek ben de bu önermeyi yazımın başlığına taşıdım. Oysa bu sunumda daha önemli noktalar vardı.

Medyayı yönetenler ne düşünüyor?
Hiç merak ettiniz mi; bir geleneksel-medya yöneticisi, web 2.0 ve prosumer konusunda neler düşünüyor acaba? Kabul etmek gerekir ki Nuri Çolakoğlu geleneksel medyanın en açık fikirli ve girişimci temsilcilerinden biridir. Yani ortak bir dil yakalamanız mümkündür. Bu yüzden söylediklerine kulak vermekte fayda var.

Çolakoğlu prosumer’ı, yani gelişen teknoloji ve ağlı yaşam ışığında hem üreten hem de tüketeni, yeni bir insan türü olarak niteliyor. Buna Time Warner iştiraki olan ve sadece New York haberleri veren katılımcı kanal NY1‘ı örnek gösteriyor.

Mesele Youtube’a gelince rakamlar konuşmaya başlıyor. Kaynağı belirsiz bir araştırmanın 2010 öngörüsüne göre tüm video servislerine 1 milyar 116 milyon video yüklenecek, bu videolar ise 65 milyar kez izlenecek. Kaba bir hesapla üretim(katılım)/tüketim oranının 1/65 olduğunu söyleyebiliriz yani. Hiç de fena sayılmaz değil mi?


Aynı araştırmaya göre 2010 yılında üç büyük video sunucusunun pazar payları: youtube (22.5), MySpace Video (16.5) ve Yahoo! Video (6.9) olacak. Elde edilecek gelir ise 852 milyon dolar.

Televizyonun Demokratikleşmesi

Videolar bir yana, Çolakoğlu internetteki içeriği üçe ayırıyor; profesyonel, iletişim amaçlı ve kişisel. Bunlar bildğimiz şeyler zaten. Ama Nuri Çolakoğlu’nun kişisel içeriği “iletişimdeki demokratikleşme” olarak değerlendirmesi ise bir medya yöneticisinden beklemediğimiz türden açıklamalar.

Televizyonun demokratikleşmesi Çolakoğlu’na göre üç temel süreç yaşadı;

1.Evre : Büyük programcılar evresi (Kimin neyi ne zaman seyredeceğine karar veren büyük programcılar)
2. Evre : Zaman ve yar kayması (Önce VCR, sonra PVR ve TiVO ile başkalarının hazırladığı içeriği kendi seçtiğin yerde ve zamanda izleme olanağı)
3. Evre : Sadece seyretme, sen de yap

Televizyonun demokratikleşmesindeki bir sonraki adım ise IPTV olarak görülüyor. Yalnız Çolakoğlu, IPTV’den bahsederken;

“Özellikle büyük ticari kurumların doğrudan kendi hedef kitleleri ile çok makul bütçelerle doğrudan bağlantı kurmasını ve hedefe yönelik iletişimini geliştirmesini mümkün kılacak bu uygulamanın kısa zamanda yayılması doğal görünüyor.”

şeklinde bir değerlendirmede bulunmuş. Demokratikleşmenin bana çağrıştırdığı şeylerden bir hayli uzak olan bu açıklamaya pek anlam verdiğim söylenemez.

Çolakoğlu’na göre televizyonun demokratikleşmesindeki son adım ise Mobil TV. Çolakoğlu asıl yer kaymasının bu olduğunu söylüyor ve AB Komisyonunun iletişim, medya ve teknolojiden sorumlu Komiseri Vivenne Redding’in bu konudaki yapısal önerilerini aktarıyor.

Sunumun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

İlgili Düğümküme yazıları: