January, 2009 Arşivi

Engin Erdogan 17.01.2009

Teröre Karşı Terör Nereye Kadar?

Gonzalo Frasca, bilgisayar oyun dinamiklerini kullanarak toplumsal eleştiri yapan bir tasarımcı. 11 Eylül sonucu “teröre karşı savaş“ın doğuracağı kan davalarına işaret eden September 12 adlı bir simülasyon yapmıştı. İş eski (~6 yıl) ama hikaye aynı: Terörist avı, akabinde sivillerin ölümü ve sonuçta intikam yeminleri, sonra tekrar. Günümüze birebir uyan bir yorum olduğu için aktarıyorum.

September 12 simülasyonunu şu adreste görebilirsiniz. Tarayıcınıza Shockwave eklentisini yüklemeniz gerekebilir.

Oyunun açılış ekranındaki kullanim yönergesi:

Bu bir oyun değildir.

Kazanamazsın veya kaybedemezsin.

Bu bir simülasyon.

Bunun sonu yok. Daha yeni başladı.

Kurallar ölümcül derecede kolay. Ateş edebilirsin. Ya da etmeyebilirsin.

Bu, teröre karşı savaşı keşfetmek için kullanabileceğin basit bir model.

Burak Arikan 15.01.2009

Acil Toplumsal Talep

Şu anda içinde bulunduğumuz toplumsal şizofrenik durumu iyileştirmenin bir yolu açık olmak. Devletten cemmatlere her türlü kurumun yapısı ve yapılan işlemler herkese açık olmalı. En son Tuncay Güney videosu üzerine tartışırken Murat Kirgin “Susurluk döneminde müthiş br toplumsal baskı vardı” dedi. Devam etti: “Aydınlar, sendikalar, öğrenciler elele verip toplumsal muhalefet oluşturabildiler. Eğer bugün yeniden somut talepleri olan bir toplumsal muhalefet olursa gerçekler ortaya çıkar. Bunun için 4 önemli acil talep gerekiyor:”

  1. Ergenekon mahkemesi TRT kanallarından birinde canlı yayınlansın.
  2. TBMM de bulunan başbakan dahil tüm milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılsın, seçilmiş olmalarıyla beraber kurtuldukları davalardan yeniden yargılanabilsinler.
  3. Topluma karşı işlenen suçlarda zamanaşımı kaldırılsın.
  4. Askerleri sivil mahkemeler yargılasın.

Ben de bu 4 maddeyi talep ediyorum. Eğer siz de katılıyorsanız, bu listeyi alıp kendi sitenizde blogunuzda yayınlayın.

Burak Arikan 14.01.2009

Yeni Anket: Ne Konumdasınız?

İnsan öğrenci olabilir, akademisyen olabilir, çalışan olabilir, işveren olabilir, bağımsız olabilir, ama en önemlisi insan olmaktır. Aziz Nesin yıllar önce televizyonda bir konuşmasında başka tasvirleri kullanarak böyle bir akışta cevabı yapıştırmıştı İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in faşist ifadelerine. (Kaynak video: 2/5BZ Ankara Performansı 1 Mart 2007).

Bu yeni anket sonucunda Düğümküme okuyucularının ne konumlarda olduğunun biraz daha farkında olmak istiyoruz. Kişisel görüşmelerimizden biraz bilgi sahibiyiz ama genel bir bilgi sahibi değiliz. Bu anket çok seçmeli, çoğumuz zaten birden fazla konumda olabiliyoruz.

Geçmiş anketler:
http://www.dugumkume.org/category/anket/

Burak Arikan 14.01.2009

Anket Sonuçları: "Cloud Computing" Terimi Türkçe'de Nasıl Kullanılmalı?

Kümesel işlem 72 oy
İşlem bulutu 54 oy
Küme işlem 23 oy
İşlemci bulutu 20 oy
Başka öneri 18 oy
Hiçbiri 17 oy
İşlem küme 14 oy
Bulutta işlem 14 oy

Ankete katılım: 232 kişi
Başlangıç: 30 Ekim 2008
Bitiş: 14 Ocak 2009

“Cloud Computing” terimini Türkçe’de nasıl kullanalım diye yaptığımız ankete toplamda 232 kişi katıldı. Kümesel İşlem ve İşlem Bulutu en çok oy alarak diğer önerilerin önüne geçtiler. Anketi açtığımızda “cloud computing” terimini şöyle açıklamıştık:

“Cloud Computing” çok bilgisayarın işlemci ve hafıza güçlerinin bir arada uyum içinde kullanılması anlamına geliyor. Çok yüksek trafikli web servislerin ihtiyacı olan yüksek performans farklı makinelerin birbiriyle uyum içinde ağlı bağlı çalışmasıyla sağlanabiliyor. Bu “Cloud Computing” denilen kavram artık bir web trendi olarak belirginleşmeye başladı. Amazon (Elastic Compute), Google, Microsoft (en son Azure), IBM, ve daha bir çok şirket “Cloud Computing” servislerini birer birer yarışa sokuyorlar. Bu hızla beliren pazarda bazıları oyuncu bazıları seyirci kalıyor, Türkiye’de ise önce kavramı çözmek önemli.

Tartışmalarda çok ilginç öneriler geldi. “Computing” için bilgisayım önerisi getirdi Engin Erdoğan. “Gökişlem” en radikal tanımlardan biri oldu, Umut Uygar. “Bulut bilgi işleme” olarak bilgisayar / sektör dergilerinde kullanıldığını duyduk Onur Subaşı’ndan. Emre Erkan “Grid Computing” ile farkını açıkladı. Furkan Turan’ın “dış güçler” diyesi geldi. Kelimelerin tekil anlamları ile biraraya geldiklerinde ve çekildiklerinde ortaya çıkan anlamlar ayrıştı birleşti, işin içinden çıkamadık kolay kolay. Ayrıca bilgi/gürültü dengesini korumak için sonradan gelen tüm önerileri ankete ekleyemedik. Çok oylamalı bir anket ve önerilerin doğrudan ankete katılması çok daha sağlıklı sonuçlar verebilirdi. Bildiğiniz böyle bir wp-anket eklentisi varsa denemek isteriz.

Tartışmalarla birleştiğinda anket daha sağlıklı oluyor. Ben kendi adıma konuşursam bundan sonra “Cloud Computing” için Kümesel İşlem kullanıcam. Ayrıca bir dilde yeni kelimelerin kullanım bir anda olacak iş değil, zamanla kullana kullana eğerek bükerek oturtucaz. Bu anketin amacı bu konudaki bilinçsiz / umursmaz kullanımları eleştirmek ve muhtemel kullanımları tartışmaktı.

Bir sonraki anketi çevrenize haber verin, blogunuzda duyurun, daha çok katılım daha doğru anket sonuçları verecektir. Burada hepimizi ilgilendiren konularda kendi kolektif görüşümüzün biraz daha farkında olmamızı sağlayacak anketler planlıyoruz.

Geçmiş anketler:
http://www.dugumkume.org/category/anket/

* Yukarıdaki grafik Google Chart API ile yapılmıştır.

Ali Miharbi 12.01.2009

Çarşıdan Aldım Bir Tane, Eve Geldim Bin Tane

En son televizyonlarda ve basında İsrail’in Gazze’de kullandığı haberleri ile tekrar gündeme gelen, daha önce Vietnam, Afganistan, Irak, Çeçenistan ve Gürcistan’da kullanılan, bomba içinde bomba diye tabir edilen misket bombaları (veya diğer adıyla salkım bombaları), % 10 kadarı düştükten sonra patlamadığı için, bir savaşta kullanıldıktan yıllar sonra bile sivillerin ölüm ve yaralanmalarına yol açabiliyorlar. Sivilleri ve özellikle renkleri nedeniyle dikkat çekerek kurban aldığı çocukları korumak için geliştirilen teknikler de iddia edilenin aksine durumu değiştirmiş değil.

Geçtiğimiz Aralık ayında Oslo’da bu bombaların üretimi ve kullanımının yasaklanması konusu imzaya açılmış, sonucunda 94 ülke tarafından imzalanmıştı. ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, Brezilya, İsrail, Türkiye gibi ülkeler imzalamayı reddetmişti.

Misket bombalarının yasaklanmasını kabul eden ülkeler (Wikipedia’dan)

Bu ülkelerin genelde üretici olmalarının yanısıra, 15 ülke (Eritre, Etiyopya, Fransa, Gürcistan, İsrail, Fas, Hollanda, Nijerya, Rusya, Suudi Arabistan, Sudan, Tacikistan, İngiltere, ABD ve Yugoslavya) ve Hizbullah gibi devlet dışı bazı silahlı örgütler bunları bir şekilde kullanmış. Türkiye Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, “Ankara’nın bu mühimmatla ilgili kaygıları anladığını ve anlaşma sürecine prensipte destek verdiğini” ve “kara mayınları meselesinin öncelikli olduğunu” söylemiş. 1965′ten beri dünyada % 98′i sivil omak üzere 100.000 kişinin ölümüne sebep olan bu bombaların “çok etkili silahlar oldukları, stoklarında bolca bulundurduklarını, daha uygun bir alternatif bulunmadıkça yasaklamanın doğru olamayacağı” şeklinde bir söylem ile de savunulmuş “bir Türk yetkili” tarafından. Türkiye bu bombaları sadece üretip test ettiğini söylüyor; bunun yanında TSK’nın bunları PKK’ya karşı harekatlarda kullanmış olduğu ve kullanmaya devam ettiği iddiaları da Internet’te dolaşıyor.

Bağlantılar:

Burak Arikan 09.01.2009

Yaşayan Müze: Hans Ulrich Obrist

İsviçreli küratör ve sanat eleştirmeni Hans Ulrich Obrist İstanbul’da. Garanti Galeri ve Platform Garanti’nin ortaklaşa düzenlediği “Disiplinlerötesi” konferans dizisinde bir konuşma yapacak. Konuşmada kültürel kurum modelleri (mesela IKSV, Platform) üzerine konuşacak ve Londra’daki mimari ve sanatsal bir program olan ”Serpentine Pavilion” projelerinden örnekler verecek.

Benim en ilgimi çeken nokta Obrist’in 7/24 kendi kendine yaşayabilen kültürel bir mekan oluşturma üzerine söyleyecekleri. Böyle bir ortamın muhtemel teknik-biyolojik metaforlarından çok ekonomik icatları ilgimi çekiyor.

Hans Ulrich Obrist @ MySpace
http://www.myspace.com/hansulrichobrist

Serpentine Gallery, Londra
http://www.serpentinegallery.org/

Serpentine Pavilion Mimari Deneyleri
http://www.serpentinegallery.org/architecture/

“Disiplinlerötesi” Konferans Dizisi -6: Hans Ulrich Obrist

10 Ocak Cumartesi, 14:00
Garaj Istanbul
Tomtom Mahallesi, Yeni Çarşı Caddesi,
Kaymakam Reşat Bey Sokağı, No:11a Galatasaray
Konferans İngilizce’dir, simultane çeviri vardır.

Garanti Galeri ve Platform Garanti’nin ortaklaşa düzenlediği “Disiplinlerötesi” konferans dizisi bu kez Garaj Istanbul işbirliğinde Hans Ulrich Obrist ile devam ediyor.

Geçmişte ve günümüzde göz ardı edilen ya da unutulan projeleri araştıran, bunları yeniden değerlendiren Hans Ulrich Obrist’in konferansı kültürel kurum modelleri ve araştırmaları üzerine olacak. Laboratuvar nitelikli, disiplinlerötesi kurumları ele alacak olan Obrist, konuşmasını Serpentine Gallery yönetmeni Julia Peyton-Jones’un fikri üzerine, 2000 yılından beri galerinin önünde her yaz 3 aylığına gerçekleşen hem mimari hem sanatsal bir program olan ”Serpentine Pavilion” projelerini anlatarak sürdürecek. 24 saat çalışan ve kendi kendine devinen bir yapı oluşturmanın peşinde olan Hans Ulrich Obrist’in yeni kurum anlayışı, salt güncel sanat merkezli olmaktan çok biyolojiden, mimariye, teknolojiden tarihe kadar bütün disiplinleri içeren canlı bir mekanizma.

Hans Ulrich Obrist 1968, Zürih doğumludur. 2006 Nisan’ında Serpentine Gallery’de Sergi ve Program Eş-Yönetmeni ve Uluslararası Projeler Yönetmeni olarak çalışmaya başladı. Daha önce, 2000 yılından itibaren Musée d’Art Moderne de la Ville de Paris’de ve ayrıca 1993-2000 yılları arasında Viyana’da Museum in Progress’in küratörlüğünü yaptı. Obrist, 1991 yılından itibaren aralarında Take Me, I’m Yours (Serpentine Gallery), Cities on the Move, Live/Life, Nuit Blanche, 1. Berlin Bienali, Manifesta 1 ve yakın zamanda da Uncertain States of America, 1. Moskova Trienali, 2. Guangzhou Trienali (Kanton, Çin) ve Lyon Bienali olmak üzere 150 uluslararası serginin küratörlüğünü yaptı. 2007 yılında, Uluslararası Manchester Festivali için Philippe Parreno ile birlikte Il Tempo del Postino’nun küratörlüğünü üstlendi. Yine aynı sene, Van Alen Enstitüsü Obrist’i 2007-2008 yılı için New York Kıdemli Araştırmacı ünvanıyla ödüllendirdi. Obrist’in 2008 yılında, katkıda bulunduğu, editörlüğünü üstlendiği yayınlar arasında Gilbert & George, Lousie Bourgeois, Derek Jarman, Rosemarie Trockel, Olafur Eliasson/Hans Ulrich Obrist, Lyon Bienali, Merz World: Processing the Complicated Order, Reflections on the Art and Architecture of the Works of Luis Barragan ve Pars Pro Toto yer almaktadır.

Devam

Koray Loker 09.01.2009

Bir Basın Skandalının Ardından Blog Gazeteciliği

Yeni medya ve gazetecilik üzerine doktora çalışmasını sürdüren Nikki Usher, geçtiğimiz ay bir medya skandalının izini sürerken, blogların gazetelerin yerini almaya başladığı tartışmasına katkıda bulunmayı hedefleyen bir makaleyi First Monday‘de yayınladı.

Makale, İsrail’in Lübnan’a saldırdığı günlerde Reuters tarafından servis edilen ve bir süre sonra sayısal manüplasyon olduğu anlaşılan fotoğrafların yarattığı fauxtography skandalından yola çıkarak blogların birer kamusal haber kaynağı olarak nerede durduklarını incelemeyi deniyor.

Bu incelemeden alınabilecek önemli notlar: hesap verilebilir bir medya inşa etmekte vatandaşların yeri açısından bloglar ve aslında medyada çok imkanlı olamayabilecek bir uzmanlığın varlığı.

Photoshop ile değiştirilmiş olan Lübnan fotoğrafı

Kaynak: Zombietime

Usher, blogların kendi tanımlarından yola çıkarken O’Reilly tarafından yayınlanan We the media: Grassroots Journalism by the people, for the people adlı kitabıyla Gillmor’ı referans alıyor ve bir blog, konvansiyonel gazeteciliğin yapamadığı neyi başarabilir? sorusuyla yapısal bir analiz çiziyor. Bu analiz, blogların, merkezden-kitleye medyada çok rastlanılamayacak bir imkanla, belirli konularda yetkin insanlar tarafından bilgi aktarımına olanak sağlama güçlerini de tarif eden dikkat çekici bir bölüm. (Özellikle teknoloji konusunda ve Türkiye’de bu notu anlamak çok daha kolay görünüyor…)

Kuramsal çerçeveyi çizerken Habermas‘ın public sphere (kamusal alan) kavramını temel alan yazı, bloglar gerçekten kamusal olarak değerlendirilebilir mi, ana akım medyanın kimi dezavantajlarından muaf olan bloglar İnternet’in özgürlükçülüğünü müjdeleyen bakış açısının beklentilerini karşılıyor mu gibi sorularla gelişiyor.

Haber ajansları (örnekte Reuters) yayın değerleri ve geçmişleriyle belirli bir bilgi otoritesi oluştururken, bloglar da vatandaşlar arasında bir örgütlenme sağlayarak medyanın hesap verebilirliğini sağlayarak bir denge oluşturuyorlar.

Yazıdaki örneğin diğer ucuysa Little Green Footballs adlı popüler bir blog. Blogun karakteri muhafazakar ve ana akım medya karşıtı olarak tanımlanırken, popülerlik Technorati‘ye göre dünyanın en çok okunan ilk yüz blogu arasında olmasından geliyor.

Usher’in analizinde bloglar açısından ve de bu makalenin Düğümküme’de konu edinilmesi fikrini doğuran iki çarpıcı nokta var. İlki, blogların da ana akım medyada var olan hiyerarşinin bir benzerini örgütlemekten kaçınamaması.

Alternatif Medya hangi konuda alternatif?

LGF özelinde bakılacak olursa, Lizardoid Ordusu adlı katılımcı, yorumcu ve yazarlardan oluşan bir grup, tarikat lideri gibi davranan bir başyazar çevresinde örgütleniyor, katılımcılar başyazarın kurallarını ve dilini kabul ediyor ve yaptıkları katkıların kredisini de ona hibe ediyorlar. Usher, LGF’in dahil olduğu tüm popüler konularda başyazar Johnson’un tek başına krediyi toplamasını LGF’in kamusallığı çerçevesinde tartışmaya açıyor.

Özgün bir dil kurgulamak, belirli bir yayın hiyerarşisi içinde davranmak gibi kavramların merkezden-kitleye ya da kitleden-kitleye yayın anlayışlarında değişmesi zorunlu mudur? Üslup nerede oluşmaya başlar, bir üslup oluşturmak amacıyla dil kurgulamak, o dili kullanamayanlara bir kapı kapatmak mıdır? gibi sorular formüle edilerek bu tartışma genişletilebilir.

Usher, makalesinde LGF blogunu tam olarak açık tanımlamakta zorlansa da, “eğer bildiğimiz anlamlarıyla ‘muhafazakar kitle’yi kamusal alanda açık bir topluluk olarak gördürsek, LGF’yi yalnızca onun iletişim kanallarından biri olarak, temsiliyetle sınırlı ele alabilir ve açık olduğunu kabul edebiliriz” diye özetlenebilecek bir parantezi ihmal etmiyor.

Blogun katılımcılığa hangi ölçekte açık olduğu ya da açık olma halinin teknik olanaklar doğrultusunda sınırlandırılmasının nasıl tartışılacağı sorusu bu tartışmayı önceliyor. LGF ya da örnekten genele doğru gidersek, (blogosfer diye de adlandırılan) blog dünyasının yalnızca kendi varlığıyla bir kamusal mekan inşa etme iddiasında olup olmadığı belirleyici hale geliyor. Teknik basitliğe indirgeyerek web siteleri/bloglar temsil ettikleri kitlelerin asıl yapılarıyla değerlendirilir, başlı başına organizasyonları ile değerlendirilmez diye bir karşı görüş ortaya çıkabilir.

Bu argümanla yola çıkarken, Wiki gibi katılımın özelleşmiş teknik bilgi ve yetkilendirme gerektirmeyecek şekilde düzenlendiği teknik altyapıların varlığı ve bu yapılarla inşa edilen Wikipedia gibi örnekler işe yarayacaktır.

Kitleden-kitleye yayıncılığın ‘kabul görme’ gücü nereden gelir?

Yazıdan öne çıkartmak istediğimiz ikinci önemli saptama, yine aynı konu özelinden yola çıkılacak olursa Reuters’in özür dilemesine kadar geçen süre içinde aslında kapalı bir okuyucu kitlesi içinde günlerce bu skandalın konu edinilmiş olması. Bir başka deyişle ana akım medyanın hesap verebilir olmasını sağlamak için, onunla ilişkide olmanın zorunlu olması.

Yazıdaki örnekte LGF tek başına bir skandalın izini süren, amatörce bir çabanın ötesinde, temsiliyet gücü edinmiş, radyo kanalları ve benzeri merkezden-kitleye olan başka yayınlarla güçbirliğine girmiş bir site olarak karşımıza çıkıyor ve de Reuters’in aktörü olduğu olay bir skandal boyutuna bu şekliyle ulaşmış görünüyor.

Mecrası doğrudan İnternet olan kimi eylemlerin (buraya flash mob kavramı da eklenebilir) organik ilişkilerden yararlanmaksızın merkezden-kitleye medyada konu aldıklarına tanık olduk. Bunlar arasında en bilinenlerden biri George W. Bush’un Beyaz Saray’daki özgeçmişine miserable failure sözcüğüyle link verilmesi kampanyası sonucu miserable failure şeklinde bir arama yapıldığında ilk sırada George W. Bush’un çıkmasıydı. (Bkz: Konuyu haber haline getiren BBC)

Katılımcı ve çok yönlü bir içeriğin, merkezden-kitleye medya içinde konu edinilmesi, daha geniş bir kitleye ulaşılmasını (örnekteki gibi) sağlayabilir. Öte yandan, kitleden-kitleye medya, merkezden-kitleye medyanın yerini almayı hedefliyorsa, iki medya arasında bir ilişki olmaksızın kamuoyu oluşturabilecek yaygınlıkta olmanın yollarını aramalı…

Soru, bunun mümkün olup olmadığı… Tiyatro, sinema, radyo, televizyon, İnternet/YouTube birbirlerinin sonunu getireceği yönündeki tartışmaları doğurdular, oysa belirli görevler için tercih edilmeyi kenara koyabilirsek her bir mecranın kendine ait özellikleriyle hala varlığını sürdürüyor olması bir mecranın bir diğerinin yerini tamamen almakta zorlanacağını hatırlatıyor.

Son bir not olarak, yazıya konu olan makalenin 2008′in son sayısında yer aldığı dergiyi, henüz duymamış olanlar için kısaca özetleyelim:

First Monday logo

First Monday logo

First Monday (İlk Pazartesi), 1996 yılından beri yayınlanan, internet tabanlı bir akademik dergi. Communication Abstracts, Computer & Communications Security Abstracts, DoIS, eGranary Digital Library, INSPEC, Information Science & Technology Abstracts‘ın da dahil olduğu bir çok yayın indeksi tarafından taranan First Monday alışılagelmiş akademik yayınların aksine açık erişim politikasıyla dikkat çekiyor. Yazarlar, katkılarını Public Domain (kamuya ait) ya da Creative Commons lisansıyla yayınlamaya davet ediliyor ve arşivler dahil tüm içerik izleyicilere ücretsiz olarak sunuluyor.

Adından tahmin edilebileceği üzere her ayın ilk pazartesi günü yayınlanan dergi, internet, açık kaynak, telif gibi konularda makaleler, kitap incelemeleri ve bir podcast’ten oluşuyor.

Benzer Düğümküme yazıları:

Günün resmi: İran’ın Photoshoplu füzeleri

Burak Arikan 08.01.2009

Bak Bomba Düşüyor

İsrail roketinden kaçan Filistinliler. 25 Mayıs 2007 AFP PHOTO/MAHMUD HAMS

Fotoşop hilesi değil:

Kaynak: http://www.flickr.com/photos/ali1979/2692653950/

Engin Erdogan 07.01.2009

Banksy Gözüyle Filistin İsrail Duvarı

Bugüne duvar sanatçısı Banksy‘nin Filistin ve İsrail’i ayıran duvar üzerindeki çizimlerinden birkaç örnekle başlıyorum.

Fotoğrafları Suha Araj’ın yazısından aldım.

Banksy’nin çizimleri nasıl yaptığını gösteren bir video:

Burak Arikan 05.01.2009

Konuşma: Ağlı Meseleler

Yarın Boğaziçi Üniversitesi Karmaşık Sistemler Araştırma Laboratuvarı‘nda bir konuşma yapıyorum. Kendi işlerim üzerinden ağlı sistemler üzerine bir sunum ve tartışma olacak. Konuşma dışarıdan katılıma açık. Özellikle daha önce yaptığımız atölyelere veya sunumlara katılanlar için tamamlayıcı nitelikte olabilir. Duyuru iki dilde şöyle:

Zaman: 6 Ocak Salı, 14:00
Yer: ETA 16 (Seminer odası), Boğaziçi Universitesi
Konuşmacı: Burak Arıkan, http://burak-arikan.com

Ağlı Meseleler

Her yerde ağ mı var? Nerede durduğuna bakar, içinde misin dışında mı? Sıradan günlük işlerden karmaşık politik söylevlere, iletişimden ulaşıma, sanat dünyasından serbest pazar ekonomisine sayısız alanda ağlı yapılarla karşılaşıyoruz. Bu yapıları gözlemleyip görselleştirmek karmaşaya yaklaşmamızı ve yeni anlamlar çıkarmamızı sağlıyor. Ancak, yeni deneyimler yaşamak ve varolan dinamikleri eleştirebilmek için yeni ağlı sistemler geliştirmemiz gerekiyor. Bu konuşma geniş ağların yapısal ilkelerinden başlayacak ve sanat bağlamında deneysel ağlı projelere açılacak.

Networked Affairs

Networks are everywhere? Depends where you stand, whether you are in it or not. From ordinary life activities to complex political discourse, from communication to transportation, from the art world to the free market economy we confront network structures. By observing and visualizing such structures we can approach to their complexity and infer new meanings. However, to be able to live new experiences and critique the existing dynamics we have to create new networked systems. This lecture will start with the structural principles of large scale networks, and diverge to experimental networked projects in the context of the arts.