September, 2008 Arşivi

11.09.2008

9/11 New York – İstanbul

7 yıl önce bugün aklımız gitti. İkiz Kuleler henüz alevler içindeyken CNN Filistin’de sevinen halkı gösteriyordu (yukardaki video). Haberin markası Amerikan ajanslarının koridorlarında icat edilirken hepimiz şok olmuş tüm algılarımız açık bakıyorduk televizyon ekranına noluyor diye. Ne veriliyorsa giriyordu aklımıza, “bilinçleniyorduk”. Kısa bir süre sonra Terörizmle Savaş Kampanyası başladı. Daha bir gün önce 10 Eylül 2001′de Amerikan Ordusunun özelleştirilmesi kararı alınmıştı.

11 Eylül olayı merkezden-kitelye medyanın (merkez = hakim politik güç) toplum bilincini nasıl şekillendirdiğine çok önemli bir örnek. İki yıl sonra bu konuda “9/11 New York – İstanbul” derlemesi, Feride Çiçekoğlu editörlüğünde Homer Kitabevi’nden yayımlandı. Kitap Feride Çiçekoğlu, Alan Duben ve Murat Belge’nin yanısıra Hasan Bülent Kahraman, Nicholas Mirzoeff ve Jean Baudrillard gibi konu ile ilgili çalışma yapmış Türkiyeli ve yabancı 12 yazarın denemelerinden oluşuyor. Ayrıca 6 Haziran 2002’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen “Görsel Bir Gösteri Olarak 9/11” başlıklı panelde yapılan sunumları da içeriyor. Kitap Esen Karol tarafından tasarlandı. Ayrıca İldem Akçakaya ve ben kitaba fotoğraflarla katkıda bulunmuştuk.

Kitap hakkında 2003 Radikal haberi
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2171

Dünyada 11 Eylül Şüphesi
http://ntvmsnbc.com/news/458984.asp

10.09.2008

Virüs ve Antikor

Bir süre önce Sanat Ürününde Nesneden Sisteme Geçiş yazısının yorumları arasında günümüz sanat eserleri için yapılan virüs analojisini ve bu benzetmenin sorunlu olup olmadığı tartışmıştık. Bu benzetmeyi kendi işleri için kullanan; sanata, sosyal gerçekliğin içine ilave edilmiş bir fikir olarak bakan Mel Chin, sosyal işlerini ve onları barındıran düzenleri, barındırıcı beden ile yaratıcı bir ilişki halinde ortak yaşayan bir virüse benzetiyor. Mel Chin’in bu görüşü arazi ıslahı, şehirsel yenileme, bilgisayar kültürü, unutulan kabile kültürleri, pembe diziler gibi çok değişik alan ve konularda işler verebilmesi ile de kendini gösteriyor.

Mel Chin. Diriltme Sahası, 1990

Yazının yorumlar kısmında Burak ve Kerem ile bu benzetmedeki eksiklikler ve sorunlardan bahsederken, virüs denildiğinde ilk akla gelen barınma ve çoğalma eylemlerinden ağırlıklı olarak barınmaya gönderme yapılarak analojideki paralelliğin bozulması, kelimenin verdiği olumsuz izlenim, zaman zaman çok etkili olduğunu görsek de bir taktik olarak seçilip seçilmemesi konusunun açık olmaması, zaman zaman sanatçıların buna bağlı olarak etiğe aykırı davranışları (belki de virüssel davranışın tek başına bir kriter olamayacağı) gibi noktaları sorgulamıştık.

b12 antikorunun (yeşil) hedefi ile karşılaşmasını gösteren 3 boyutlu x-ışını kristalografisi ile oluşturulmuş resmi

Geçenlerde Jolin Blais ve Jon Ippolito‘nun yazdığı At the Edge of Art kitabı elime geçince ilginç bir görüş ve değişik bir analoji ile karşılaşmış oldum. Burada virüs benzetmesi sanat için değil, durmaksızın üreyerek çoğalan teknoloji için yapılıyor. Burada teknoloji ile kastedilen, tek bir parça oluşum olarak teknoloji değil, teknolojik kavramlar. Bunu açmak gerekirse, evrim biyoloğu ve etolog Richard Dawkins‘in tabiriyle teknolojik memlerin kastedildiğini söyleyebiliriz. Dawkins, Gen Bencildir kitabında mem (İngilizcesi meme) kavramını biyolojideki gen teriminden yola çıkarak toplumda yayılan kültürel birimler, akımlar, metaforlar olarak tanımlamıştı. İnsanların teknolojiyi etik değerlere göre irdeleme ve sonuçlarını tahmin edebilme kapasiteleri teknoloji ile aynı hızda artmadığı için teknoloji ile kültür arasında  bir kopukluk oluşabiliyor. Teknolojinin bağımsız bir organik oluşum gibi, kültüre karşı kayıtsız kalabilmesi, bu yüzden içine girdiği organizmanın yaşamına sadece kendini kopyalacak kadar zaman sağlaması için önem vermesi, hem virüslerin hem teknoloji memlerinin sürekli mutasyon halinde olmaları (yeni yazılımlar gibi), hücrenin (veya toplumun) normal işleyişini durdurması ve onu ‘kaçırıp’ başka bir yöne götürmesi gibi paralellikler virüs benzetmesini teknoloji için kullanmanın yerinden olacağı fikrini desteklemek için belirtilmiş. Teknolojinin organik bir yapı gibi hızla çoğalması karşısında bilinçlenmeyi sağlayacak mekanizmalardan biri olarak sanat gösterilirken, tekrar biyoloji örneğine dönerek, bağışıklık sistemimizin çalışma şeklini ve vücudu yabancı maddelere karşı uyaran antikorları anlatarak sosyal mekanizmanın (başka bir deyişle kolektif bilinçaltımızın bağışıklık sisteminin) işleyişi için bir model oluşturuyor. Antikor olarak sanat fikrine dayanan mekanizma şu şekilde işliyor:

Sapma, yoldan çıkma: Yabancı maddelerin sezilmesinde kullanılan karmaşık moleküller olan antikorlar, akyuvarlar tarafından üretiliyor. Güvenilir bir mekanizma olmaları, her maddeye bir antikorun tekabül etmesi ile mümkün oluyor. Bu da genetik çeşitleme sonucu mümkün oluyor ve böylelikle yabancı madde daha vücuda girmeden milyarlarca antikordan biri onu ‘karşılayabilecek’ durumda oluyor.

Alıkoyma: Çeşitlilik sonucu ortaya çıkan ‘biçimlerden’ sadece bir kısmı vücudun veya sosyal kitlenin işine yarayacak özellikte oluyor. Bunu da alıkoyma süreci belirliyor. Mesela suçiçeği virüsü vücuda girince, şekli ona ‘uyan’ antikor tarafında ‘yakalanıyor’.

 

Açığa çıkarma: Sadece bir virüsü yakalamak tek başına yeterli olmadığı için tüm sistemin haberdar edilmesi gerekiyor.

 

 

Uygulamaya koyma: Açığa çıkarma işlemini yapan antikor hızla klonlanarak her tarafa yayılıyor.

 

 

Tanınma, onaylanma: Bağışıklık sistemi harekete geçirilerek yabancı maddeyi yoketmeye, asimile etmeye çalışıyor. Bazı sanatçıların, onaylanmak istemelerine rağmen, kendilerinin de asimile olabileceği ve bu yolla etkilerinin azalacağı düşüncesiyle hedef almaktan kaçındıkları eylem.

 

Etkiyi sürdürme: Çoğalmış olan antikorların, gelecekteki bir tehdide karşı vücutta hazır bulunmaları. Sanatta kültürel belleğe rastgeliyor.

Virüs benzetmesindeki, yoketmek veya sadece sömürüp sonra başka bir organizma bulmak çağırışımlarının yerini vücudu koruyucu bir işlev ile değiştirmesi açısından kayda değer bir benzetme. Ancak buna katılmak için sanırım öncelikle teknolojik memlerin kontrolden çıkmış bir sistem oluşturduğuna ikna olmak gerekiyor.

İlgili Yazılar:

09.09.2008

Ağ Diyagramından Yapısal Metne Geçiş ve Geri Dönüş


Sanatta biçim ve metin arasındaki gerginlik veya ortam (“medium”) ile kavram (“concept”) arasındaki ilişki bugün bir şekilde bilgisayar kodu ile veri arasında mevcut. İşlemsel sanat dediğimiz alan bu ilişkiyle yakından ilgilieniyor. Ancak veri ağ özelliği gösterecek şekilde ilişkisel olduğunda buna sanatsal ve yaratıcı ifade açısından nasıl yaklaşabiliriz? Bu konuyu çalışmak için bu 2008 sonbahar döneminde New York Üniversitesi Interactive Telecommunications Program (ITP)’da tam Türkçe’ye çeviremediğim “Creative Networking” adında bir ders vermeye başladım.

Bir ağ diyagramı metin olarak yazılabilir. Belli bir yapıda yazarsak bilgisayarlar tarafından da okunabilir. Bir ağ düğüm ve bağlantı denilen elemanlardan oluşur. Düğüm nokta, bağlantı çizgi olarak gösterilir. Ağ yapısı genelde fizik, matematik, sosyoloji, ve bilgisayar bilimlerinde kullanılan bir modeldir. Son zamanlarda da pek çok görselleştirme projesinin bel kemiğini oluşturuyor. Mesela yukarıda bazı ağ örnekleri görüyorsunuz. Bir ağ basitçe şöyle yazılabilir:

ali -> elif
elif -> dara
dara -> ali

Bu yazım basitçe bir sosyal üçgen belirtiyor. Bu sözdizim Graphviz denilen bir ağ görselleştirme yazılımından alıntı. Graphviz DOT dili denilen bir yapı kullanıyor ağı ifade etmek için. Normalde çok basit, ama daha karmaşık ağ özelliklerine girildiğinde dil de karmaşıklaşıyor.

ITP’de verdiğim derste önce el çizimleriyle hayali ağlar yapıyoruz (bkz İstanbul’daki workshop’dan çizimler). Sonra bu hafta çizdiğimiz diyagramları metne çeviricez ki bilgisayar okuyabilsin ve tekrar ekranda çizebilsin bizim yarattığımız ağ yapısını. Bu metni yazmak için GraphML, bir XML formatı kullanıcaz. GraphML kullanıyoruz çünkü web uyumlu, bir standard olmuş, ve XML hem insan hem makine tarafından okunabilien en nihai veri düzeni.

GraphML ağ tanımlamak içim kullanması çok kolay bir XML yapısı. Oldukça esnek yapacağınız uygulamaya göre genişletebilirsiniz. Yönlü yöndüz hiyerarşik ağ yapılarını destekliyor ve ekstra veri yapıları da ekleyebiliyorsunuz, düğüm ve bağlantı içine ayrı ayrı. Yukarıda yazdığımız ağı basit bir GraphML ile şöyle yazabiliriz:

<graph id="G">
    <edge source="ali" target="elif">
    <edge source="elif" target="dara">
    <edge source="dara" target="ali">
</graph>

GraphML hakkında daha fazla bilgi isterseniz GraphML Primer ve GraphML Specification sayfalarına bakmanızı tavsiye ederim.

Creative Networking dersinde bu hafta Ağ Topolojileri çalışıyoruz. Topoloji Türkçe’de biçimleri ya da boyutları değişmeyen geometrik cisimlerin incelenmesi bilimi anlamına geliyor. Ağ bağlamında düğümlerin ve bağlantıların nasıl konumlandırıldığını çalışan bilim demek. Bu ders için çeşitli ağ topolojilerini GraphML formatında yazdım elle. Daha sonra bu ders için hazırladığım bir örnek Processing programı ile GraphML formatını okuyarak ağ şeklinde tekrar çizdim. Bu aşağıdaki görseller programdan alımıştır, hemen altlarında açıklamaları ve GraphML dosyalarına bağlantıalr var. Ayrıca programın kodunu biraz temizledikten sonra burada yayına vericem yarın. Bir de tüm bu topolojileri bir arada görebileceğimiz basılabilir bir PDF indirebilirsiniz, yine bu programla hazırlandı.

Merkezi, Merkezsiz

Merkezi ağ yapısında tüm düğümler tek bir düğüme bağlıdır. Hierarşikdir. Tek bir otorite vardır. dallar arasında bağlantı yoktur. Merkezsiz ağ ise merkezi ağın çoğaltılmış halidir. Pek çok merkez bir birine bağlıdır.

Dağıtık, Ağaç

Bir dağıtık ağın merkezi yoktur. Her düğüm bağımsızdır. Bir düğümden diğer düğüme pek çok yoldan gidileiblir. Bir ağaç yapısı ismi üstünde hiyerarşikdir.

Sık, seyrek

Çok sık bağlı veya seyrek bağlı.

Merkez-çevre, tüm bağlı

Merkez-çevre ağın merkezinde sık bağlantılı çevreye doğru seyrek bağlantılı ağlardır. Tüm bağlı ağların tüm elemanları diğer tüm elemanlara bağlıdır. Ali Miharbi bir keresinde bunu bir futbol takımının 11 oyuncusu arasındaki ilişki olarak tanımlamıştı.

“Küçük dünya”, “Scale-free”

Sosyolog Stanley Milgram’in bullduğu Küçük Dünya kavramı birbirine sadece bir kaç köprüyle bağlı kümeleri tarif eder. Scale-free ağlar Albert-László Barabási tarafından tanımlandığına göre “power law” kuralını izleyen ağlara denir. Bu tür ağlarda sadece bir kaç düğüm en çok bağlantıya sahiptir, bazı düğümler orta derecede bağlantıya sahip, çoğu düğüm bir kaç bağlantıya sahiptir. Buna aynı zamanda Uzun Kuyruk diyoruz.

* Bu yazı aynı zamanda kendi blogumda İngilizce olarak yayınlanmıştır.

08.09.2008

Anket Sonucu: YouTube'a Alternatif Video Paylaşım Siteleri

Vimeo (37%, 41 Oy)
Google Video (26%, 29 Oy)
Kullanmıyorum (20%, 22 Oy)
Daily Motion (17%, 19 Oy)
İzlesene (14%, 15 Oy)
MetaCafe (8%, 9 Oy)
Diğer (5%, 6 Oy)
Blip.tv (5%, 5 Oy)
MySpaceTV (3%, 3 Oy)
Veoh (3%, 3 Oy)
Brightcove (1%, 1 Oy)

Toplamda 111 kişi oy verdi.
Başlangıç: 17 Ağustos, 2008 7:55 pm
Bitiş: 8 Eylül, 2008 12:00 pm

111 kişinin oy verdiği anket sonucu Vimeo ve Google Video YouTube kapandığından beri en çok kullanılan video paylaşım siteleri olarak öne çıkıyor. Üçüncü sırada ise video paylaşım servisi kullanmayı bırakanlar var. Genelde Düğümküme’yi takip edenlerin oy verdiğini düşünürsek Vimeo’nun –genelde yaratıcı videoların paylaşıldığı bir servis– öne çıkması normal. Tabi bu kadar az kişiyle bir kamuoyu oluşturulmaz ancak bu bir başlangıç.

Bir sonraki anketi çevrenize arkadaşlarınıza haber verin, hatta blogunuzda duyurun, daha çok katılım daha doğru anket sonuçları verecektir. Burada hepimizi ilgilendiren konularda kendi kolektif görüşümüzün biraz daha farkında olmamızı sağlayacak anketler planlıyoruz.

Geçmiş anketler:
http://www.dugumkume.org/category/anket/

* Yukarıdaki grafik Google Chart API ile yapılmıştır.

07.09.2008

6-7 Eylül Olayları

“Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki yalan haberle kışkırtılanlar 6-7 Eylül 1955′de İstanbul’da yaşayan azınlıkların evlerini ve işyerlerini yağmaladılar. Ardından binlerce Rum vatandaş Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı.

Zamanında polis ve yabancı gazetecilerce çekilen bu fotoğraflar 6-7 Eylül olaylarından sonra açılan davalarda hâkimlik yapan Tümamiral Fahri Çoker’in arşivinde saklandı, ölümünden sonra yayımlanmak üzere Tarih Vakfı’na bağışlanmıştı. İlk kez 2005 yılında Toplumsal Tarih dergisinde yayımlanan bu fotoğraflar Beyoğlu’ndaki yağma hareketinin boyutunu gösteriyor. Bu yazıdaki fotoğraflar Bianet arşivinden alınmıştır.

6-7 Eylül Olayları Vikipedi makalesi Rum nüfusundaki değişikliklerden olayların mali boyutlarına, dönemin Adnan Menderes hükümetinin olaylarla ilişkisinden olayın muhtemel nedenlerine kadar pek çok bilgi içeriyor. Ayrıca Tarih Vakfı “6-7 Eylül 1955” 50 Yıl Sonra!.. başlığıyla konuyu yazmıştı. 53 yıl sonra bugün olayların anlam ve önemi Bianet’de yayınlanan “6-7 Eylül’ün Acısını Hiç Unutmadık” haberinde yazılıyor.

Dr. Dilek Güven’in 2005 yılında Radikal’de yayınlanan araştırması 6-7 Eylül olaylarını etnik homojenleşme ve milli ekonomi yaratma çabası bağlamında inceliyor.

06.09.2008

Post-modern Özelleştirme: Akbil Kalkıyor Kredi Kartı Geliyor

Akbil kalkıyormuş İstanbul toplu taşıma sisteminden. Yerine ne geliyor? Kredi kartı. Otobüse metroya artık kredi kartı ile binilecek! Toplu taşıma parasını kredi kartı faturasından ödiycez. Belediye, yani devlet, verdiği toplu taşıma hizmeti karşılığı vatandaştan para almıyor, kredi kartını veren özel banka topluyor paraları. Sonra banka bir komisyon keserek belediyenin hesabına geçiriyor.

Kim bu banka? Bu bir ortaklık: Vakıfbank ve Yapı Kredi Bankası. Bu ortaklığın ürünü olan Vakıfbank World adında bir kredi kartı kullanılacak Akbil yerine. Kim bu bankaların sahipleri? Vakıfbank çok ortaklı bir kurum, varlığının çoğu devletin yönettiği vakıflar fonundan oluşuyor. Yapı Kredi %80 Koç Finans’a ait. İsminden şaşırma olmasın, Koç Finans tamamen Koç Holding’e ait değil, sadece %50si. Diğer %50si Avrupa’lı finans devi UniCredit‘e ait. Yani %100 devlete ait Akbil’in yerine geçecek kredi kartı sisteminin bir kısım yüzdesi Yapı Kredi üzerinden UniCredit’e gidecek.

Post-modern özelleştirme

Modern özelleştirme basitçe bir devlet kurumunun bir özel şirkete satılmasıdır. Türkiye’de mesela petrol şirketleri bankalar böyle özelleştirilmiştir. Akbil’den kredi kartına geçiş devlet kurumlarının büyük bir satın alma yaşamadan özel şirketlerle derin organik ilişkiler kurmasıdır. Buna post-modern özelleştirme, veya Derin Devlet 2.0 diyebiliriz.

Borç vatandaşın kamçısıdır

“Borç yiğidin kamçısıdır” demek aldığın borçları ödediğin sürece varlığın kabul edilir demektir. Ödeyemiyorsan bir şey olmuyor, borcun şişiyor, şiştikçe arada bir haber veriliyor öde diye, ama öyle yoğun bir baskı yok, şişmeye devam ediyor, bir noktada tam balon patlamak üzereyken haciz geliyor, malların yoktan borca sayılıyor, geri kalanları da hapiste yatarak ödüyorsun. Borçlandığın kurum değil, o kurumun bağlı olduğu devletler üstü küresel finans sistemi seni suçlu ilan ediyor, adeta yargısız infaz ediliyorsun. Boynun bükük, borcunu ödememişsin, basit bir denklem, %100 suçlusun. Kendini savunamıyorsun. Borç alırken önüne koyulan yüz küsür sayfalık anlaşmayı okumamıştım diyemezsin. Zorla borç verildim diyemezsin. Belediye otobüslerimize kredi kartıyla binme zorunluluğu getirdi diyemezin. Sessizce artan komisyon oranlarının farkında değildim diyemezsin. Kredi kullanmaya başladığın andan itibaren, yani bu yeni kredi kartlı toplu taşıma sistemine göre otobüse bindiğin andan itibaren borçlusun.

Yukarıdaki diyagram dünyadaki tüm kredi borçlarının (kişisel ve kurumsal) nasıl giderek arttığını (1925-2005) ve son yıllarda geçmişe göre hiç görülmemiş bir artışta olduğunu gösteriyor. Tarihin en büyük borç balonu bu, patlar mı, ne zaman patlar bilemiyoruz, ama bu durum devletler üstü küresel finans sisteminin tarihte hiç olmadığı kadar anormal bir hal aldığını gösteriyor… belki de bundan kurtulmanın bir yolu daha da borçlanmak tüm vatandaşları da borçlandırmak ki balonun esas üfleyicileri rahatlasın.

Borçsuzlarla mücadele örgütü

Borcun yoksa zaten bu finans sistemine dahil değilsin. Ama bu devirde kredi kartı kullanmamak mümkün mü? Amerika’da mesela normal bir vatandaşın posta kutusuna sık sık “mükemmel şartlarda” “büyük fırsatlı” yeni kredi kartı formu gelir. Normalde kitap satın aldığımız şirketler veya günlük alışveriş yaptığımız marketler aynı zamanda kredi kartı da verir. Onlarınkini kullanırsan daha büyük avantajlar elde edersin…

Visa MasterCard gibi dev kredi kartı şirketleri tüketicilere mümkün olan her yerden kredi kartı vermeye çalışırlar çünkü bu kartlar sizi bu şirketlere borçlandırır ve bağımlı hale getirir. Bir iki şirket değil yerel veya küresel yüzlerce şirketler örgütü üzerinden bize ulaşmaya çalışırlar. Dolayısıyla toplu taşımada Akbil’den kredi kartına geçiş Visa Master Card gibi şirketlerin Türkiye vatandaşlarını kendilerine borçlu kılacak büyük bir adımdır.

İlgili Düğümküme yazıları

06.09.2008

Ticari Teknoloji ile Kültürel Teknoloji Arasındaki 5 Fark

Ticari teknoloji sosyal alanı işgal ettikçe hala farkında kalabilmek, ayrım yapabilmek için karşılaştırma:

  1. Ticari teknoloji basittir. Kültürel teknoloji karmaşıktır.
  2. Ticari teknoloji çözüm bulur. Kültürel teknoloji soru sorar.
  3. Ticari teknoloji bağımlıdır. Kültürel teknoloji bağımsızdır.
  4. Ticari teknoloji kapalıdır. Kültürel teknoloji açıktır.
  5. Ticari teknoloji samimi değildir. Kültürel teknoloji samimidir.

Başka neler farklı?