July, 2008 Arşivi

30.07.2008

LACMA'da Shadi Ghadirian sergisi

LACMA Los Angeles’in çağdaş sanat kalelerinden biri olmak üzere hızlı ve derin olup olmadığını kestiremediğim adımlar atıyor. BCAM eklentisinin bünyesine katılmasıyla Amerika sanat piyasasının ve basınının dikkatini üzerine çekmeye başlayan LACMA, bu hafta “çagdaş islam sanatı” konulu bir sergiye ev sahipliği yapıyor. LACMA 2006′dan beri Dia Art Center‘dan transfer edilen genç, yakışıklı ve bir o kadar da politik Michael Govan tarafından yönetiliyor. 

Eli ve Edith Broad’in içinde milyon dolarlik Jeff Koons, Damien Hirst, Chris Burden, Cindy Sherman parçalarını barındıran çağdaş sanat koleksiyonlarini halkla paylasmak uzere Pritzker Prize sahibi mimar Renzo Piano’ya tasarlattıkları BCAM binası görkemli açılışı ve koleksiyonuyla uzun süre sanat çevrelerinin gündemindeydi. İçinde birinci kalite Hollywood ünlülerinin de yer aldığı davetin fotoları burada -. Bu haftaki sergi ise İranl’i fotoğraf sanatçısı Shadi Ghadiran’ı sıcaktan kavrulan Los Angeles’a getiriyor. 

Ghadirian’in işleri doğulu, kadın, nesne, batılı etiketlerinin çevresinde örüntülenmiş bariz biçimde. Irak’tan sonra acep içinde petrol var mıdır konuşmalarının konusu olan İran, kültürel anlamda da haliyle ilgi çekiyor. Batı sanat çevrelerinin genel tutumu –batılılaşmış doğu sanatı– sanatın doğusu batısı kaldı mı gibi konuları ve soruları bir başka post’a bırakıyor, LACMA’ya doğru bisikletime atlıyorum.

İlgili bağlantılar

 

28.07.2008

Ergenekon İddianamesi Neden Düz Metin Değil de PDF Olarak Dağıtılıyor?

Savcılık bilgisayarla yazdığı Ergenekon iddianamesini önce basmış, sonra taramış, sonra da taranmış sayfalardan PDF yapılmış belgeler olarak dağıtıyor. Hangi yüzyılda yaşıyoruz? Bilişim çağında değil miyiz? Zırhlı araçta koli koli iddianame taşıyorlar, resim olarak yapılan PDF belgeler (eğik yazılardan ve mühürlerden anlaşılıyor) ağırlığından yargı bilgi işlem sistemini çökertiyor.

Savcılık bilerek veya bilmeyerek Ergenekon iddianemesini düz metin olarak değil PDF olarak dağıttı. Düz metin olarak dağıtsaydı 2455 sayfa iddianameyi bilgisayar programıyla çok kısa sürede analiz edebilirdik. En çok tekrar eden isimleri bulmaktan başlayıp, metinlerde tekrar eden –normalde bir insanın kısa sürede okuyarak çıkaramayacağı– örüntüleri çıkartabilirdik, insanlar ve olaylar arasındaki ilişkileri bir ağ diyagramı olarak görselleştirebilirdik. Böylece kim kimle ne ilişki içinde, ilişkilerin ağırlıkları nedir, düğüm noktaları nedir, kümeler nedir, çok kısa süre içinde bir harita olarak görebilirdik, herkes görebilirdi. Bu analiz hem yargıya, hem avukatlara, hem de kafası bulanmış vatandaşlara bu karmaşık ağ ilişkilerini yalın bir şekilde gösterirdi.

Ama savcılık iddianameyi PDF dosyasına kitledi. Normalde bilgisayarla yazılmış olan iddianame basılıp taranıp resim olarak PDF dosyasına konuldu, dolayısıyla iddianame üzerinde bilgisayarla işlemsel analiz yapmamızı engellemiş oldu.

Not: Bu habere göre iddianame avukatlara içinde arama yapılabilir DVD olarak dağıtlacakmış. İşlemsel metin analizi yapabilmek için DVD araması maalesef yeterli değil.

Güncelleme: Yorumlarda Nahnu iddianame içinde kelime araması yapabileceğimiz Miiliyet sitesine ve iddianameyi .doc formatında indirebileceğimiz Samanyolu sitesine bağlantılar verdi.

İlgili bağlantılar

22.07.2008

Genetik Özelliklerine Göre Arkadaş Bulma Sitesi Açıldı: GenePartner.com

“Aşk rastlantı değildir” sloganıyla yola çıkan İsviçreli GenePartner şirketi DNA özelliklerinize bakıp size uygun eşleri buluyor.

GenePartner.com 199 dolara DNA testi yaparak size en uygun eşi bulmaya yardımcı oluyor. Yüzlerce “başarılı ilişki yürüten çift” üzerindeki yaptıkları genetik araştırmadan çıkardıkları formülleri kullanıyorlar. Bu algoritmalar ile sizin DNAnızı karşılaştırarak uzun ömürlü romantik ilişkiler kurabileceğiniz kişileri belirliyorlar. Genetik uyumlu çiftlerin mutlu bir hayat süreceğini iddia ediyorlar.

Nasıl çalışıyor?

Adresinize gönderilen bir test tübüne salya örneği verip şirkete gönderiyorsunuz, DNA’nız çıkartılıyor, genetik özellikleriniz analiz ediliyor, ve bir GenePartnerID alıyorsunuz.

İlgilendiğiniz başka bir GenePartner üyesiyle karşılaştığınızda (online veya fiziksel), onun GenePartnerID’sini sisteme giriyorsunuz, GenePartner size ne kadar genetik uyumlu olduğunuzu gösteriyor.

Evet yeni nesil romantizm böyle soğuk analitik super-hijyenik hiper-steril bir şey, şimdiden alışmaya bakın.

Gen Pazarı

GenePartner şu anda mevcut arkadaş bulma çöp çatan siteleriyle işbirliği yaparak kullanıcılarını DNA analizine teşvik etmeye çalışıyor. Ayrıca 199 dolara yaptıkları DNA testi henüz dünyada yeni yeni oluşmaya başlayan genetik analiz pazarında en ucuz fiyat. Mesela Google desteğiyle ünlenen 23andme.com kişisel DNA analiz servisi 1000 dolara DNA analizi yapıyor. Öteyandan biyoteknoloji alanında çalışan bir arkadaşınız DNA’nızı size bedavaya çıkartıp analiz yapabilir, hatta isterseniz kendi kendinize evde DNA’nızı çıkarabilirsiniz.

Türkiye’de DNA analizi

Romantik aşk hikayeleri Yeşilçam’dan laboratuvar kapılarına taşınadursun, bizi bilimsel, politik, etik, ve hatta ekonomik tartışmalar bekliyor. DNA’da mutluluğu bulabilir miyiz? Türkiye anayasasında DNA analizine yasak getirilecek mi? DNA’sından Türk olmadığı ortaya çıkanlar 301den süresiz göz altına mı alınacak? Genetik uyumluluğa göre evlenmek haram mıdır caiz midir mübah mıdır? Sağlık BakanlığıSağlık ve Genetik Bakanlığı“na dönüşüp aynı Ulaştırma Bakanlığı’nın iletişime ve Turizm Bakanlığı’nın kültüre baktığı gibi alakasız iki konuya beraber mi bakacak? Türkiye’de açık kaynaklı biyoteknoloji, açık kaynaklı romantizm mümkün olacak mı?

İlgili yazılar:

21.07.2008

Sanat Ürününde Nesneden Sisteme Geçiş

1960larda dünyanın her yerinde öğrenci hareketleri üniversite yurt işgalleri suikastler faili meçhul cinayetler kalabalık protestolar zamanının her türlü otoritesine karşı bir mücadele olduğunu gösteriyordu (yukarıdaki resimde sol üstten sağ alta Fransa, Almanya, Meksika, Türkiye’den fotoğraflar). Bir yanda sokaklarda “merkezi sistem”e karşı bir mücadele sürerken, diğer yanda Amerika’da bir kaç akademide –belki aynı sokaktaki kişiler tarafından– bugünkü küresel toplumun temellerini oluşturacak bir dağıtık iletişim sistemi icat ediyordu. Ağların ağı Internet’in ilk ağı sayılan ARPA Net 1969 yılında Amerika’da dört farklı şehirden birbirine bağlanan dört bilgisayarla hayatına başladı.


Sibernetik Karşılaşma Sergisi Posteri, ICA, Londra 1968

“Sistem”, “yapı”, “işlem” kelimeleri 60larda Amerika ve Avrupa’da sanat ve kültür alanında sık kullanılmaya başladı, zamanının önemli sanat merkezlerinde düzenlenen sergilerde şöyle başlıkları vardı:

Bu dönem aynı zamanda Amerika’da New York’lu sanatçıların ve Bell Laboratuvarı’ndan mühendislerin beraber kurduğu E.A.T (“Experiments in Art and Technology”) kolektifinin ortaya çıktığı dönemdi (1966), sanatçı ve teknolojistlerin beraber çalışmasıyla bugün dahi aklımızı alacak işler çıktı. E.A.T belgeseli “9 Evenings” Bill Klüver, Robert Rauschenberg, John Cage gibi ustaların birlikte yaptıkları ses, ışık, sensör ve kontrol teknolojileriyle destekli performanslarını ve yerleştirmelerini anlatır. E.A.T teknolojinin sadece mühendisler tarafından çözüm bulmak için değil, sanatçılar tarafından da yeni sorular sormak için kullanılabileceğini gösteren ilk projelerdendir.


E.A.T. – Experiments in Art and Technology, 1967. ZKM Mediathek arşivinden.


Open Score. Robert Rauschenberg ve Billie Klüver. E.A.T. 9 Evenings performansından. New York 1966

Bu zamanlarda “sistem” toplumun ilgi odağıydı, bir yanda başkan John F. Kennedy hükümet kabinesine ilk defa bir sistem analisti almıştı, diğer yanda sokaklarda gösteri yapan öğrencilerin karşıt olduğu şeyin adı “sistem”di. Sanatçılar ise dünyayla metaforik ilişki kuran sanat nesnesi fikrinden koparak, yaşanan deneyime eşit olan sanat işleri önermeye başladılar. Sanatçı Cildo Meireles bu dönemi şöyle anlatıyor:

Artık durumların metforik anlatımı (temsiliyeti) ile çalışmayı bırakmıştık, gerçek durumun tam kendisiyle çalışıyorduk… O işlerde artık izole olmuş nesne kültü yoktu; işler ancak toplumda yarattığı kıvılcımlarla var oluyordu.

Gerçek zaman ve mekanda işlerini konumlandırılan sanatçılar ziyaretçilere içinde dolaşabilecekleri senaryolar sunarak estetik sistemler deneyimletmeye başladılar.


New York’a Ağıt, Jean Tinguely, 1960

Jean Tinguely‘in “New York’a Ağıt”ı (1960) MoMA’nın bahçesinde kendini patlatarak yok eden bir kinetik heykeldi. Tekerleklerden, zincirlerden, buharlı makinalardan ve bir çok rastgele parçadan oluşan mekanik karmaşıklığın estetiğiyle uğraştı işlerinde. Bu karmaşıklığı oluşturmak için Tinguley’in sanatçı arkadaşları da heykele parça eklemişlerdi. Tinguley’in kendini yok eden bu heykeli sanat ürününde nesne’den sistem’e geçişi işaret eden önemli eserlerden biridir.


Buğulaşma Küpü, Hans Haacke, 1963


Shapolsky et al. Hans Haacke, 1971

Hans Haacke “Buğulaşma Küpü”nde (1963) doğanın fizksel gücüne ve canlılığına işaret etmek için teknolojik ve organik işlemleri beraber kullandı. “Buğulaşma Küpü” de Tinguley’in kendini yok eden heykeli gibi nesne ile sistem arasındaki geçişi işaretlemişdir.

Önceleri “canlı sistemler”e odaklanan Haacke zamanla işlerini ”gerçek dünya süreçleri” içinde, yani politik, ekolojik, endüstriyel, finansal sistemleri sorgulayacak biçimde konumlandırdı. Mesela Haacke New York’da emlakçı Shapolsky’nin şüpheli varlıklarını diyagramlar ve fotoğraflar ile gösteren işi Guggenheim Müzesinde “Hans Haacke: Systems” adıyla sergilenmek üzereyken müzenin direktörleri ile mütevelli heyetleri (bağış kaynakları) arasındaki çıkan anlaşmazlık üzerine sergi iptal edildi, sergiyi savunan küratör müzeden kovuldu (1971).


Duvar Çizimleri, Sol Lewitt, 1963

Sol Lewitt duvar çizimlerinde önceden yazdığı geometrik tarifeleri asistanlarına çizdiriyordu. “Kavramsal sanat üzerine paragraflar” (1969) makalesinde şöyle diyordu:

Bir sanatçı kavramsal sanat yapıyorsa, bütün planlama ve kararlar önceden yapılır ve üretim mekanik bir meseledir. Fikir sanatı yapan makine olur.

1960larda yayılmaya başlayan Fluxus akımında da etkinlik (“happening”) tarifeleri yazılıyordu. Bu akımın önemli sanatçılarından Yoko Ono 1961 yılında şöyle bir tarife yazdı.

Bir torbaya delik aç, içini herhangi bir türde çekirdeklerle doldur, ve torbayı rüzgarlı bir yere yerleştir.

Aynı yıl Nam June Paik “Fakir Adam için Kompozisyon”u yazdı:

Bir taksi çağır, kendini içine yerleştir, uzak bir mesafeye git, taksimetreyi gözle.

1960lar ve 1970lerde fluxus, minimalizm, ve kavramsalcılık akımları içinde dolaşan sanatçılar ürettikleri sanat ürünlerinde nesneden sisteme geçmeye başladılar. Sanat nesnesinin gerçek dünyayla sadece metforik ilişki kurmasının verdiği rahatsızlık yeni deneylere yol açtı, gerçek hayatla doğrudan ilişki kurabilmek için ürünlerini sistem olarak konumlandırdılar.

60lardan bugüne sosyal, politik, finansal, teknolojik, ekolojik –küresel ısınma– dengeler çok değişti. Bugünün dünyası geçmişe göre daha karmaşık, daha soyut katmanlı, ve gerçeklik daha erişilmez bir hal aldı. Günümüz sanatçıları bu yeni şartlar altında gerçeklikle doğrudan ilişki kurabilmek için yeni stratejiler geliştiriyorlar. Bu stratejilerin en çok uygulandığı medyum Internet.

* Bu yazı hazırlanırken kaynak olarak Tate Open Systems sergi kataloğu ve Akbank İşlemsel Sanatlar Sunumu kullanıldı.

19.07.2008

Günün Resmi: İran'ın Photoshop'lu Füzeleri

Geçen hafta İran’ın yaptığı askeri tatbikattan gösterilen füze fotoğrafların Photoshop ile çoğaltıldığı ortaya çıktı. Bu dört füzeli resim Amerika’da NY Times, LA Times, Chicago Tribune gibi büyük gazetelerde kapak olduktan kısa bir süre sonra resmin Photoshop’la değiştirilmiş olduğu aslında üç füze olduğu haberi webde ortaya çıktı. Ardından resmin yeni sürümleri ortamlarda dolaşmaya başladı…


http://www.flickr.com/photos/25087744@N08/2656503704/


http://www.flickr.com/photos/49403380@N00/2658316482/


http://www.boingboing.net/2008/07/10/iran-you-suck-at-pho.html#comment-230522

16.07.2008

Yeni Radiohead Videosunu MTV Değil Google Yayınlıyor

Yeni Radiohead videosu “House of Cards” Google Code sitesinde yayına verildi. Video üç boyutlu taranmış Thom Yorke profili, üç boyutlu insan ve mekan taramaları animasyonundan oluşuyor. Animasyon boyunca piksel bulutu dediğimiz bir görsellik hakim. Lazer tarama yöntemiyle yapılan videoda uçuşan ve titreyen pikseller böyle şeyleri yeni görenleri ilk bakışta şaşırtıyor. Ancak bu tür görsellikle tanışık olan işlemsel sanatçılar ve tasarımcılar çeşitli email listelerinde ve görüşmelerde bu videoyu ne estetik olarak ilginç ne de yeni bulduklarını belirtiyorlar. Tartışma videonun yapılma tekniğinden verilerinin Google kod deposunda yayınlanmasına kadar pazarlama, teknoloji, estetik, ve etik üzerine gelişiyor.

http://code.google.com/creative/radiohead/

YouTube videoları Türkiye’den gözükmüyor, “House of Cards” videosunu DailyMotion üzerinden izleyebilirsiniz.


Solda Cold Play, sağda UVA’in Colder için yaptığı çalışma.

Yönetmenliğini James Frost’un yaptığı Radiohead videosunda kullanılan görsellik (bkz nasıl yapıldı) daha önce Showstudio ve UVA gibi işlemsel tasarım ve sanat yapan stüdyolarda, Cold Play “Rush of Blood” albümünde kullanılmıştı. Pop yıldızlarının suratının dijitalleştirilmesi ve bilgisayar yönetmleriyle bozulması daha önce mesela Kraftwerk videosunda ve pek çok filmde ve sanat işinde kullanılmıştı. Bilgisayarla portre resim değiştirme bozma estetiğinin literal olarak ilk görüldüğü zaman belki de Andy Warhol’un Debbie Harry’i bir TV şovunda Amiga bilgisayar ile boyaması olmuştur. Bu Tv şovunda Warhol’a daha önce hangi bilgisayarlarla çalıştığı sorulduğunda, Warhol cevap veriyor: “ben herşeyle çalıştım, özellikle bunu bekliyordum.”

Radiohead’in yeni videosunda ilginç olan videonun kendisinden çok kullanılan piksel bulutunun veri olarak Google Code üzerinde yayınlanıyor olması. İster indirip kendi bilgisayarınızda deneyin isterseniz Radiohead etkileşimli java applet‘i kullanarak oynayın görüntüden daha gerçek bir şeye yaklaştığınızı hissedeceksiniz… Bu Radiohead pazarlama kampanyası bariz bir biçimde Google Code deposunu MTV gibi kullanıyor, görsellik fetişzminin yerine kod ve veri fetişizminin geçmeye başladığını onaylıyor.

Daha önce Modest Mouse, Björk, Beastie Boys gibi popüler müzik yıldızları hayranlarına video yapmalarını sağlamış ve üretilen videolardan kendi promosyonlarında faydalanmışlardı. Tahmin edersiniz ki bu tür girişimler kullanıcı tarafından yaratılan içerik (“user generated content”) devrinde yapılmaya başlanmıştır. Bugün Radiohead videoda kullanılan ham tarayıcı verisini yayınlamasıyla ve hayranlarını bu verileri kullanmaya davet etmesiyle pazarlama girişimini bir adım daha ileri götürmüştür. Dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz. Hayranlar emeklerinin karşılığında ne alıyor? Radiohead’in ününden bir parça mı, para mı, sahne arkasında misafirlik, otel odasında yataklık, imzalı poster, beraber fotoğraf mı? Bu yaşadığımız zamanda hangisi zamanınızı kafanızı enerjinizi vermeye eşdeğer olabilir?

İlgili bağlantılar:

* Bu yazıda bağlantı verilen YouTube videoları Türkiye’den görünmüyor olabilir. Türkiye devletinin vatandaşlarına getirdiği bu çağdışı kısıtlamayı bile bile YouTube videolarına bağlantı vermek zorunda kaldım kusura bakmayın.

14.07.2008

ULTERIOR ve Douglas Hart (19 Temmuz 2008, Cumartesi) @ Dogzstar Istanbul

Ne yalan söyleyeyim son zamanlarda çok fazla müzik dinliyorum. O kadar çok müzik dinliyorum ki yeni müzik hiç dinleyemiyorum gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bunun sebebi yeni müzik kötüdür değil, artık çok fazla güzel müziğe erişimimin olması. İnternet kullanıcıları arasındaki birebir dosya alışverişinden çok müzik ile ilgili blogları ilginç buluyorum. Aslında şikayetim de yok değil; ortalıkta o kadar kötü ve banal müzikler var ki tek yapabildiğim onları aktaran kanalları tümden kapatmak. Peki iyi ve yeni müzik nereden takip edilir? Bu konuda tavsiyelere açığım ve bu yazıya yorum olarak kendi favorilerimi ekleyeceğim. (Burda sanırım apaçık sosyal-web ortamlarında gruplara duyulan mutlak ihtiyacın bir başka örneğini görüyoruz.)

Eskiden müzik dergilerini okurdum. Radyo dinlerdim. Listeleri takip ederdim. Müzik yazarlarının ne dediklerine kulak kabartırdım. Şimdi spesifik bir müzik grubu veya sanatçı hakkında ne yazıldığını da okuyamaz hale geldim. Müzik videolari ne kadar sıkıcı oluyorlar? Müzik videosu ne kadar saptayıcı oluyor… Sanırım şu an okuyabildiğim müzik dergileri WIRE ve Straight No Chaser kaldı. NME, Melody Maker gitti, John Peel göçtü. Çok kötü değil, WIRE’in roportajları bazen çok keyifli olabiliyor. Geçenlerde burda URA’daki Nam June Paik videosu gösteriminden bahsetmiştik. Ustanın eski bir işini URA!‘nin yerinde izlemeye gittim. Orada Mihda ile karsılaştım ve bana bu şimdi size yazmak istediğim programdan bahsetti. Benim müzik kültürüm özellikle ve özellikle ada muziği söz konusu olduğunda oldukça yetersiz kalır. Sabres of Paradise ve Andrew Weatherall hayranıyım. Ne tesadüf Mihda da bana Jagz Kooner’den bahsediyordu (Sabres of Paradise‘in kurucu üyelerinden, zaten konuşma bir noktada name-dropping’e dönüşmüştü.) Müzik konuşurken name-dropping yapmak doğal birşey, Bacağındaki tüyleri kesmeyen, vagan aktivist lezbiyenlerden, Soğuk savaş dönemindeki Gorbaçov’dan ve buna karşılık Amerika’nın uyguladığı asimetri politikasından, kapitalist sistemin transactional ekonomiye dönüşümü veya daha da fanatikleşerek Türklerden hoşlanmayan Bono’yu ırkçılık ile suçlamak vs.. gibi konuları da konuşabileceğiniz gibi zaman eğer darsa name-dropping ile anlaşırsınız ya.

Şimdi burada The Face dergisinin yaptığı gibi kimin eli kimin cebinde tarzında bir harita çıkartamam. Ve üzülerek söylüyorum ki bu yazıyı başka biri yazsaydı yüzde yüz daha iyi olurdu. Bu Cumartesi Mihda dedi ki Ulterior Dogzstar’da sahne alacak. Mihda’nin bana verdiği PDF’i yazının aşağısına ekliyorum. Grubun fotograflarını da yazının aşağısına ekliyorum. Cumartesi günü ben Ulterior’da olucam (PDF’i okuduktan sonra gitmeye karar verdim.)


ULTERIOR TÜRKÇE PDF!
u-l-t-e-r-i-o-r-tukce-basin-duyurusu

13.07.2008

Günün Videosu: Manyetik Film

Magnetic Movie belgeseli Semiconductor stüdyosu tarafından yapılmış bir animasyon film. Filmde UC Berkeley Uzay Bilimleri Labarotuvarı‘ndan bilim insanları manyetik alanların hayatımızdaki yerini anlatırken bu görünmez dalgalar 3 boyutlu efektler ile ortamda görselleştiriyor. Filmin tamamını burada izleyebilirsiniz:


Magnetic Movie from Semiconductor on Vimeo.

12.07.2008

Dijital Bölünmüşlüğün Yeni Halleri

Dijital bölünmüşlük, teknolojiye erişimi olmayanlar ile bu yaşam tarzından faydalananlar arasındaki sosyal mesafe olarak tanımlanıyor pek çok kaynakta. Çoğunlukla bireyler düzeyinde vuku bulan dijital bölünmüşlüğün iş hayatına yansımaları da sosyal bir odaktan ziyade ekonomik anlamlar taşıyor.

Avaya, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve İspanya’dan toplam 3000 kişilik bir çalışan örneklemi kullanarak “Avrupa ve Rusya’da Esnek Çalışma” raporunu yayınladı. Buna göre şirketlerin %17′si çalışanlarına esnek çalışma saatleri sunuyor. İngiltere’de bu oran %22′ye kadar çıkabiliyor.

Ankete katılan çalışanların %78′i kendilerine esnek çalışma saatleri sunulması koşulu ile hiç düşünmeden mevcut işlerinden ayrılabileceklerini, %94′ü ise bu olanağı zaten kendi işverenlerinin sunması gerektiğini söylüyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Maaşını elden alan, mesai saatlerinde fatura ödemek için dahi işyerinden ayrılamayan bir çalışan ile uzaktan çalışıp bir yandan ailesi ve arkadaşlarına vakit ayırabilen sosyal bir çalışanın verimlilikleri arasında ciddi farklar var. Esnek çalışma saatleri bunu sürdürebilecek alt yapısı olan şirketler için önemli kazançlar sağlıyor. Örneğin her çalışana merkezi bir iş alanı sunmak zorunda kalmıyor bu şirletler. Veya tam zamanlı bir çalışan yerine esnek 3 çalışan kullanıp daha nitelikli işler üretebiliyorlar. Elbete bu altyapıyı ülkemiz iş etkinliğinin en az 50%’sini oluşturan mikro ölçekteki kobilerin sunması mümkün değil. Zaten Avaya araştırmasında da daha çok büyük ölçekli şirketlerin esnek çalışma saatleri sunabildiği belirtiliyor.

İşte bu yüzden Basecamp ve GoogleApps gibi verimlilik araçları giderek önem kazanıyor. Micro ölçekteki çalışma grupları ve KOBİ’ler hem çalışanları hem de müşterileri ile web hatta mobil ortamda dahi çok düşük maliyetlerle iletişim kurabiliyor, iş yapabiliyor.

Kaynak: http://www.usabilitynews.com/news/article4799.asp

11.07.2008

iPhone Pazar Yeri Açıldı

Önümüzdeki bir kaç gün içinde iPhone haberlerinden bıkmış olacaksınız muhtemelen. iPhone neden bu kadar heyecan yaratıyor? Dokunmatik ekran internet bağlantılı akıllı telefon olması mı? Bu özellikleri zaten geçen sene ilk çıktığında aklımızı almıştı. iPhone geldi, iPhone nasıl kırılır?, iPhone Türkiye’de çalışır mı? gibi yazılar Düğümküme’de yüksek trafik alan yazılar olmuştu. Şimdi telefona GPS eklenmesi ve 3G hızlı internet bağlantısı tabii ki telefonu daha da kullanışlı kılıyor. Ancak bu yeni heyecanın esas sebebi iPhone’un bir mobil platforma dönüşmesi.

iPhone sadece bir cep telefonu değil akıllı telefon uygulamaları için bir pazar. Bir zamanlar nasıl Microsoft Windows işletim sistemi PCler için pazar oluşturduysa, nasıl Facebook platformu sosyal uygulamalar için bir pazar oluşturduysa, iPhone da üzerinde uygulama geliştirmeye açık platformuyla akıllı cep telefonları için bir pazar oluşturuyor. Daha çıkmadan yüzlerce uygulamanın promosyonu yapılmaya başlandı. 1 dolardan 20 dolara kadar fiyatlandırlımış, reklamlı reklamsız bedava uygulamlar daha iPhone çıkmadan iTunes üzerinden satılmaya başladı. iPhone App Store‘da en çok satanlar arasında SuperMonkeyBall oyunu, OmniFocus üretkenlik arttırıcı, iLoveControl uzaktan kumanda, YellowPages ilanlar, Twitterrific, BigTipper bahşiş hesaplayıcısı, ShopIt alışveriş listesi, ShoutIt uzaktan sessiz bağırma, Metro Haritaları gibi tek fonksiyonlu uygulamalar var.


En çok satan SuperMonkeyBall 9.99 dolar ve şu ana kadar yaklaşık 12 bin satmış, 120 bin dolar gelir elde etmiş. En pahalı uygulama Omnifocus 19.99 dolar, şu ana kadar yaklaşık bin tane satmış, 20 bin dolar gelir elde etmiş. Bu satışlardan uygulama sahipleri %70 kazanırken Apple %30 kazanıyor. Yani SuperMonkeyBall yapımcısı Sega oyun şirketi 84 bin dolar, OmniFocus yapımcısı Omni Group şirketi 14 bin dolar kazanmış.

Çok satan uygulamalar sahiperine bir gün içerisinde 3-5 bin dolar kazandırırken Apple aynı sürede 50 bin dolardan fazla yapıyor. İngilizce iş alemlerinde “win win” denilen bir durum gerçekleşiyor.


Pinch Media iPhone uygulamaları istatistklerine göre fiyat dağılımı.

iPhone analitik programı Pinch Aanalytics‘in 650+ iPhone uygulaması üzerinden tuttuğu istatistiklere göre bir iPhone uygulamasının ortalama fiyatı 5 dolar. Ancak yukarıdaki grafikde görüldüğü gibi 10 dolar seviyesi de oldukça tutuyor.

Bedava uygulamalardan bazıları reklamlı. Mesela Iconfactory şirketinin geliştirdiği Twitterrific Premium 9.99 dolar iken bedava olanı reklamlı. Aynı şekilde iPhone Flickr uygulaması Exposure reklamsız 9.99 reklamlı bedava. Bu iki uygulamanın reklam dağıtımı ve gösterimi daha önce Reklam Federasyonları Nasıl Kurulur? yazısında bahsettiğimiz The Deck federasyonu ile yapılıyor. Daring Fireball blogundan John Gruber bu iki uygulamanın premium ve bedava sürümlerinin indirilme sayılarını çıkarmış:

Exposure 3,638
Exposure Premium 76
Twitterrific 13,638
Twitterrific Premium 322

Bedava ile premium arasındaki oran, premium/reklamlı yaklaşık 1/40, zamanla değişecektir kesin ama bugün iPhone uygulaması geliştirmek isteyenler veya geliştirmeye başlamış olanlar için ürünlerini iPhone pazarında nasıl konumlandırabileceklerine dair fikir veriyor.

iPhone App Store uyguluması ile direk iPhone üzerinden bu ürünleri satın alıp indirebiliyorsunuz. Bilgi çağında ticaret adına herhalde bugüne kadar yapılmış en büyük gelişmelerden bir tanesidir. Cebimde kullanacağım ürünleri, cebimden alıyorum. Çoğu web ürünlerinde, Facebook uygulamlarında olduğu gibi, alışveriş ile kullanım ortamı aynı…

iPhone bu haliyle bir pazar yerine dönüşüyor. Bir yanda uygulama geliştirenler platform’un sağladığı özellikler üzerinden (gps yer bilgisi, internet bağlantısı, hareket algilayıcıları vs.) çeşit çeşit uygulamalar geliştiriyorlar. Bir yanda iPhone kullanıcıları ihtiyaçlarına göre bu zengin uygulama çeşitlerinden istediklerini satın alıyorlar. Diğer yanda Apple platform’u hızlı, kullanışlı, ve hatasız tutmaya çalışıyor. Kapitalizmin temel kuralı rekabet ortamı daha gelişmiş uygulamlar çıkmasını sağlıyor. Teknolojik platform oluşturma stratejisi Microsoft Windows’dan öğrendiğimiz, yıllar sonra Facebook Platformu ile tekrar karşımıza çıkan, ve şimdi de iPhone plafromu ile tekrar akılları almaya başlayan çok kuvvetli bir kapital stratejisi.

iPhone uygulaması geliştirmek istiyorsanız iPhone Developer Center‘daki belgeleri okuyarak başlayabilirsiniz.