June, 2007 Arşivi

30.06.2007

RFID burada. Karşıtları nerede?

Aslında uzunca bir süredir RFID teknolojisini kullanıyoruz. Kampus kapılarında, asya ile avrupayı birbirine bağlarken ve alışveriş yaparken… Beni şaşırtan şey ise artık bir RFID fuarımızın da olması. Bu da demek oluyor ki, üreticileri, ithalatçıları, teknik servisleri, arzı ve talebi ile basbayağı bir RFID endüstrimiz olmuş. Yakında RFID meslek odası veya RFID çalışanları sendikasının da kurulması muhtemeldir.

Gözlerim doğal olarak RFID karşıtı örgütlenmeleri arıyor. Endişem, tıpkı güvenlik kameraları ve MOBESE‘de olduğu gibi toplumsal duyarlılıktan uzak bir oldu bittinin yaşanması.

Bildiğiniz gibi alışveriş merkezleri ve açık alanlardaki polis kameraları, güvenliği ve asayişi gözetlemek üzere kayıt yapmaktalar. Oysa kamusal alanlardaki kayıt aktivitelerinin, kaydı yapılan kişilere yazılı, görsel uyarılarla deklare edilmesi zorunludur. Türkiye’de ise bu durum gözetleme yapan kurumun insiyatifindedir. Kimi münferit mağaza sahipleri bu görsel uyarıları hırsızlığa karşı caydırıcı bir önlem olarak değerlendirdikleri için kullanıyorlar. Ancak alışveriş merkezleri ve açık alanlarda yapılan kayıtlar, kayıt edilenlere deklare edilmiyor.

Teknolojiyi ithal etmekte oldukça başarılı olan ülkemin, teknolojinin getirdiği yasal düzenlemeleri de bir an önce ithal etmesini diliyorum. Aksi takdirde RFID gibi daha görünmez takip sistemlerinin doğuracağı ihlalleri düşünmek bile oldukça iç karartıcı.

RFID nedir?

Privacy International’daki Türkiye kayıtları

RFID hakkındaki diğer yazılar:

Pasaportunuzdaki rfid’yi nasıl yok edersiniz?

Elektronik nesnelerin otomatik bloglanması

29.06.2007

Onur Sönmez ile Tanışın

onur.jpg

Mezuniyetimden önce Bilgi Üniversitesi’nde zaman geçirmekten en fazla keyif aldığım yerlerden biri Görsel İletişim Tasarımı karasularına ait, hayli yaratıcı insanları içersinde bulunduran özerkliğini ilan etmiş B11 adlı oda idi. Bu mekanın esas sahiplerinden biri de zaman geçirmekten sonsuz keyif aldığım Onur Sönmez’di. Onur okulda tasarım, teknoloji, kültür (özellikle müzik) gibi çeşitli ve sayısız konuda aynı vizyonu paylaştığımızı düşündüğüm şahsiyettir. Onur şimdi mezun oldu. Bir suredir sonucunu büyük merak ile beklediğim harika bir proje ile. Projenin henüz bir ismi yok. Belki de bu daha iyi çünkü önce ismi bulunup daha sonra içi doldurulan projelerden biri olmadığını anlayın.

Disiplinlerarası çalışmalar veren insanların durduğu yerleri heyecanlı, eğlenceli ve dahiyane bulurum. Onur’un bu projesi de müzik, elektronik, yazılım mühendisliği, endüstriyel tasarım ve arayüz tasarımı gibi konuların kesişiminde bir yerlerde duruyor. Pardon projenin tanıtımı ve pazarlaması da Onur’a ait olduğuna göre buna bir de ‘marketing’ alanını eklemek lazım. Ortaya çıkan iş, söz konusu sistem kısaca mevcut bilgisayar-insan arayüzlerine yeni bir alternatif olarak sunuluyor.

Bedensel ve performansa dair ifadenin sayısal sistemlere transfer edilmesi için özel olarak tasarlanmış, sanatçı ve makina ilişkisi üzerine odaklanan bir arayüz bu.

dodecahedron.jpg

board.jpg

Onur kendi tasarımı olan ve alüminyum malzeme kullanılarak CNC‘de dikkatlice kesilip bükülen, her kenarı 7′şer cm’lik bir dodekahedron (onikigen) tasarladı. Elinizde tuttuğunuz bu inanılmaz basitlik ile fonksiyonel tasarımın tam arasında duran obje ile fiziksel dünyadan hareket bilgisini direkt işlemek üzere kablosuz olarak bilgisayara aktarabiliyorsunuz. Cihazın anatomisine ve belki azıcık da teknik detaya girmek gerekirse objenin içersinde 3 adet gyroskop ve 3 adet ivme ölçer bulunduğunu ekleyebiliriz. Onur müzik ile ugraşan veya MIDI arayüzü ile kendini rahat hissedenler için sistem dahilinde paketlenen bir de yazılım geliştirdi. Bu sistem ile yapılabilecek performanslar veya geliştireceğiniz projeler sizin hayalgücünüz ile sınırlı. Proje websitesinden daha fazla bilgi almak mümkün. Sistem performansını test henüz etme fırsatım olmadı ve performans videolarını görmedim ama yolda olduklarını öğrendim.

29.06.2007

Bugün Satışa Çıkacak iPhone İçin Her Yerde Uzun Kuyruk

iphone-apple-store-live1.jpg

Bugün (29 Haziran) saat 6pm’de Apple iPhone satışa çıkıyor. Tüm Apple dükkanları önünde kuyruk var. CEO’sundan blogcusuna çoluk çocuk tüm azmış tüketiciler iPhone’a herkesden önce sahip olmak için uzun kuyruklar oluşturuyor. Uzun Kuyruk meğer sadece bir internet ekonomisi teorisi değilmiş, pratik olarak da karşımızda.

Biz de Düğümküme olarak bu tarihi olaya yakından bakalım dedik, New York 5th Ave Apple Dükkanı önünde 24 saat önceden iPhone beklemeye başlayan insanların fotoğraflarnı çektik (aşağıda). Ayrıca bu vesile ile daha önce Düğümküme’de yazdığımız iPhone yazılarına bir bakın:

Haziran 2007

Mart 2007

Ocak 2007

Ayrıca New York 5th ave Apple Dükkanı önündeki uzun kuyruklardan çektiğimiz videoları canlı canlı YouTube’a koyuyoruz. Gün içinde devamı gelicek, bu tarihi tüketim çılgınlığı anını merak ediyorsanız takip edin.

EK: Bu sabahtan yeni iphone kuyruğu fotoğrafları ve videoları. + Kuyruğun başında 48 saattir bekleyen ilk iPhone sahibi olacak kişinin videosu

iphone-apple-store-live0.jpg

iphone-apple-store-live3.jpg

iphone-apple-store-live2.jpg

iphone-apple-store-live4.jpg

29.06.2007

Google Cıbır Geliştirmek İsteyenlere Para Veriyor

cibirlar.jpg

Google bugün cıbır geliştiricilere para kaynağı sağlayacak Google Gadget Ventures programını açıkladı. Google Gadget Ventures mevcut bir cıbırı geliştirmek isteyenlere $5,000 (6,500 YTL), yeni cıbır işi kurmak isteyenlere $100,000 (130,000 YTL) öneriyor. Ancak cıbırınız haftada en az 250,000 sayfa gösterimi alıyorsa başvurabiliyorsunuz. Eğer kolları sıvayıp mevcut cıbırları geliştirerek işe başlamak istiyorsanız Google Cıbır Listesine bakın.

Google böylece kitlesel boyutta risk sermayesi (“venture capital”) işine girmiş oluyor. Bu girişimiyle yeni başlattığı iGoogle oluşumunu geliştirmeyi hedefliyor. Yani binlerce geliştiriciye para verecek olmasıyla risk alıyor ve yatırım yapacağı ekiplerin iyi cıbırlar geliştirmelerini umuyor.

Cıbır nedir?

İngilizce “gadget” ya da “widget” olarak kullanılan şeye biz cıbır diyoruz. Cıbırlar genelde blogların sağ barında gördüğünüz üçüncü parti web servislerine ait olan kutu kutu araçlardır. Sadece Google değil hemen her web 2.0 servisi çeşitli cıbırlar geliştirir ve dağıtır. Böylece servisleri pek çok dağıtımlı noktadan ulaşılabilir hale gelir ve servislerine ziyaretçi trafikleri artar. Cıbırların şöyle özellikleri vardır:

  • Uzaktan veri okuyup gösterirler.
  • Tek fonksiyonları vardır.
  • Basit işler yaptığı için geliştirmesi kolaydır.
  • HTML içine kolayca kopyala yapıştır şeklinde gömülürler.
  • Genelde Flash veya HTML+CSS+Javascript ile yazılır.

Cıbırlara örnek olarak çok sık kullanılan Technorati bağ sayısı cıbırları, Yahoo cıbırları, veya iPhone cıbırlarını düşünebilirsiniz. Cıbır kullanımı çok yaygınlaştığı için blog yazılmı WordPress yeni verisyonunda kolay cıbır eklentisini çıkardı. Ayrıca hemen her gün yeni cıbır sıralama sitesi çıkıyor piyasaya.

28.06.2007

Pentagram'ın Sırrı ve Kabulü

pentagram9hm1

Bahsettiğimiz pentagram, rock grubu Pentagram veya New York’lu tasarım ajansı Pentagram değil. Renk çemberi üzerinde merkeze eşit uzaklıkta(yarıçap) ve aynı zamanda birbirlerine eşit uzaklıkta 5 tane nokta saptayın. Bu bahsettiğimiz matematiksel ilişkiyi koruyarak oluşturduğunuz herhangi bir renk kümesine(paletine) pentagram denir. Renk teorisi ile ilgilenenler bu metod ile bulunmuş renkleri, uyumlu renkler(armonik renkler) olarak adlandırırlar.

pne

Adobe CS3 Illustrator, yeni versiyonunda ‘Renk rehberi(Color guide)’ isimli yeni bir araç ile paketleniyor. Yukardaki bahsedilen matematiksel ilişkileri deneyebileceğiniz bu araç sadece pentagram değil, noktalar arasındaki daha birçok açısal ilişkiyi kendi seçtiğiniz başlangıç noktasından yola çıkarak hesaplıyor ve tasarımda kullanılmak üzere hazır hale getiriyor.

Kriz yaratan olimpiyat logosuna bakıp renklerini ‘iğrenç’ bularak yorum yapanlar oldu. Haklı olabilirler. Renkler gerçekten iğrenç olabilir. Ayrıca zevkler ve renkler tartışılmaz. Ben ise logonun renklerine bakar bakmaz güzel veya çirkin diye düşünmeye bile fırsatım olmadan ağzımdan ‘Pentagram’ kelimesi çıkıverdi. Siz de benim gibi Adobe CS3 öncesi renk araçlarından birine sahip olduysanız, bir renk tekerleğine uzun dakikalar baktıysanız veya Munsell sistemini incelediyseniz, renkler arasındaki bu basit matematisel ilişkiden doğan uyuma aşina oldunuz demektir.

Peki pentagram’in değeri nedir? Tasarımdaki yeri nedir? Ve ne işimize yarar?

Teorideki bu uyumdan ne kadar bahsedersek bahsedelim, yine de bu metodoloji günü kurtarmaya yetmiyor. Tüketicilerden biri çıkıp “renkler iğrenç olmuş” gibi bir yorum yapabiliyor. Şöyle düşünün: grafik tasarımda nasıl dörtgenlerin arasındaki X’in katları gibi oransal bağıntılara önem veriliyorsa, renk de biçime ait bir özellik olarak kabul edildiğinden pentagram da aslında en az onun kadar önemli sayılabilir.

Tasarım normalde tasarlayan kimsenin(tasarımcının) estetik, fonksiyonel ve objeye ait veya sürece dair araştırma, düşünme ve modelleme süreçlerini içinde barındırır. Tasarımcının etkileşimli müdahalesi ve döngüsel olarak yeniden tasarlama süreçlerini de kapsar. Ama tasarım süreci bizi her zaman estetik bir sonuca götürmeyebilir. Mesela grafik tasarımda en önemli olan şeylerin başında mesaj ve iletişim arasındaki ilişki gelir diye kabul edilir. Bu kadar kesin konuşabilmemizin sebebi ise artık grafik tasarımın iyice anlaşılmış olmasındandır. Bu yüzden göze ne kadar güzel gözükürse gözüksün, alakasız bir tasarım iyi bir tasarım değildir diye kabul edilir.

Fonksiyonel tasarımda bazen estetik ilişkisinin öneminin tamamen ortadan kalktığı durumlar oluşur. X’in katlarını kullanmak yerine 1x, 2.13x, 3.57x gibi rastgele ve karmaşık oranlar kullanarak daha anlamlı sonuçlar elde etmemiz mümkündür. Göze güzel gelsin veya gelmesin bir noktaya eşit uzaklıktaki 5 nokta ve bu noktaların arasındaki eşit mesafeden bahsediliyorsa burada aslında matematiksel formülde bir sadelikten bahsediliyordur. Bu da bizi basite ve anlaşılır olana götürür. Renkler günlük hayatta genellikle fiziksel özelliklerinden ve frekans ilişkilerinden çok psikolojik etkileri veya görsel algılamamıza özellikleri dahilinde yoğunca kullanıldıklarından, değerlendirme yaparken yukarda saydığımız matematiksel-soyut ilişkinin önemini anlamayız. Ama bu yanlış değildir.

Yukarda saydığımız tasarım süreçlerinin ‘araştırma’ adımına yeterince önem vermeyen tembel bir tasarımcı veya renklerin psikolojik anlamlarını dert etmek yerine probleme doğrudan fonksiyonel bir çözüm getirmek için yaklaşan bir tasarımcı için, ör: kareografik bir tasarımda aktörlerin birbirlerine karışmadan kolayca seçilebilmeleri için aralarında fark yaratmak gerektiğinde, farklı renkleri kullanmak en mantıklı tercihlerden biri olabilir. Enformasyon tasarımı alanında bunun sonsuz örnekleri mevcuttur.

Bir tabloda Adana’ya düşen yağmur miktarı yeşil puantiyeli alanlar, İstanbul’a düşen yağmur miktarı ise sarı üzerine siyah diagonal taramalı alanlar ile gösteriliyorsa bu tam tersine çevrilse bile aradaki kontrast değişmeyeceğinden görsel okumada bir değişiklik olmaz.

dogs.jpg

Rezervuar Köpeklerinde Mr. Pink (Steve Buscemi) takma isminden duyduğu hoşnutsuzluğunu dile getirmişti

Psikolojide renklerin yeri ayrıdır. Sarı dikkat çekici bir renktir ama küçük alanlarda etkisi daha iyi sonuç verir diye düşünülür. Zenginliğin rengi mor olarak kabul edilir, kırmızı enerjik ve güçlü olanı temsil eder, yeşil doğaldır, mavi derinliği ve sabitliği dolayısı ile güvenli olanı sembolize eder. Sayısal metodolojiler perspektifinden bakıldığında renkler yukarda sayılan psikolojik anlamlarını bırakırlar. Ve frekans düzleminde soyut ilişkiler içersine girerler.

Bu aslında garip bir durum değildir. Fibonacci serilerini veya ( a + b ) / a = a / b denklemi ile elde edilen altın oranı düşünün, basitçe 1x‘e 1.44x veya 1x‘e 1.6180339887x insan gözüne hoş gelen oranlar olarak kabul edilir. Tabii yine bunun tasarımdan tasarıma ve bağlamlar dahilinde bazen çalışmayabileceğini tekrar etmeğe gerek yok. Şimdi tasarımcının elinde artık bu basit ve aynı zamanda karmaşık olabilen hesaplamaları yapabilecek bir alet olduğuna göre kullanıldıkçca Olimpiyat Logo Krizine yol açan renk uyumsuzluğunun altında yatan gizli uyum, beğeni filtrelerimizden geçmeyi başararak daha kolay kabul görecektir. İster sevin, ister iğrenç bulun gözümüz buna alışmaya başlayacak. Hesaplayabildikçe anlayacağız, anladıkça da kabul edeceğiz.

25.06.2007

Londra 2012 Olimpiyatları ve Logo Krizi

Londra 2012 olimpiyatlarını aldı. Organizayon komitesi şimdiden tüm hızı ile hazırlıklarını sürdürmekte. Ama hazırlıklar başlar başlamaz bir logo krizi patlak verdi ve yankıları sürüyor.

fencing.jpg

Olimpiyatlar tarihi boyunca tasarlanan logoların çoğunluğu düzenlendiği şehiri temsil eden öğeler üzerine kurulmuş. Köşeli ve dinamik şekli ile Londra 2012 olimpiyatları kimliği alışılmış olanın dışına çıkması açısından bir ilk oluşturuyor.

Maliyeti 400.000 Sterlin’e çıkan yeni olimpiyat markası, 4 Haziran’da BBC televizyonu aracılığı ile duyuruldu. Yetkililer yeni logo için gelen yorumların çoğunluğunun negatif yönde olduğunu söylüyorlar.

Portfolyosunda Renault, General Electric, British Telecom, Unicef, (RED [Levi's]) gibi çokuluslu ve ünlü isimleri barındıran yaratıcı ofis, Wolf Ollins yetkilileri logonun kolay ve herkese ulaşabilecek bir iş olmadığını kabul ederken diğer yandan da yeni kimlik ile genç insanlara ulaşmayı hedeflediklerini söylüyorlar. Logonun değiştirilmesini isteyen insanlar bir imza kampanyasi başlattılar ve şu ana kadar 30.000 imza toplanmış bile. Hatırlarsanız geçtiğimiz senelerde kuruluşunun 100. yılı için kurumsal kimlik değişimine karar veren Galatasaray Spor Kulübü, Türk süperstar tasarımcı Bülent Erkmen’e ait BEK ofisine başvurarak kimlik yenilemişti. Taraftar yeni logonun renklerini Galatasaray’in geleneksel renkleri ile bağdaştıramamış ve olimpiyat logo krizine benzer, kitlesel bir hoşnutsuzluk durumu kamuoyunun gündemini meşgul etmişti. Ama bu gibi durumlarda logonun değiştirilmesi iyi bir fikir de olmayabilir. En azından İngiliz tasarımcıların prestiji sarsılabilir. Ayrıca şu ana kadar yapılmış olan tüm halkla ilişkiler malzemelerinin yeniden yapılması gerekecek. Kısaca 30.000 imza birşeyi değiştirmeyebilir.

Paralympic_Emblem_90x100.png

small-green-yellow.png

small-blue-yellow.png


“İnsanlar logoyu gördüklerinde onların hayatlarında pozitif bir etkisi olsun istiyoruz.” – Tony Blair

Çok farklı kültürden insanların bir arada yaşadığı Londra’yı, Thames Nehri, kafasında tüylü şapkaları ile kraliçenin muhafızları veya İngiliz bayrağındaki çubuklar ile ilişkilendirmek fikri artık turistik malzemeler icin kullanılan şehirsel ikonografik temsillerden ibaret ve hiç yeni birşey değil. Peki internet sonrası ilk jenerasyon olimpiyatlar gibi büyük organizasyonların markalaştırılması için başta İngilizler olmak üzere tasarımci olan veya olmayan muhafazakarlarının karalamaları ciddiye alınmalı mı? Bence alınmayabilir. Çünki çirkinliğin sorusuna cevap bulmak o kadar da kolay değil.

_43007505_james_wren203.jpg

Mevcut logoya bir gelenekselci bir alternatif. Daha mı güzel? (Yanda)

Ayrıca burada ilk bakışta fark edilmeyen bir model kaymasından bahsediyoruz; eskiden, televizyon karşısında arkadaşlar veya aile üyeleri ile topluca izlenen olimpiyatlar artık 2012′de çoğunlukla internetten takip ediliyor olacak. Katılımı, tanıtımı ve aktarımı internette gerçekleşecek olan uluslararası dev bir organizasyon için Londra kendi şehirsel kimliğini kenara ayırıyor. Geleneksel olimpiyat halkalarını geriye itiyor. Daha evrensel olana ağırlık vererek öne çıkma imkanı tanıyor.

2012 olimpiyatlarının yeni sitesine girdiğinizde ilginç bilgi mimarisi ile karşılaşıyorsunuz. Ana menü, “Kendini sına”, “Kendi tasarımını yarat”, “Yeni marka hakkında” gibi ilginç bir kategorizasyon veriyor. Yani olimpiyat sitesindeki bilginin %33′ü kullanıcınin kendisi ve kişisel gelişimi ile doğrudan ilgili, diğer 3′te 1′lik kısım yine kullanıcı katılımı ve tasarım kararları hakkında, geri kalan bölüm ise tartışmalara yol açan Londra 2012 kurumsal kimliği hakkında. Atletlerden, spordan, olimpiyatlardan ve rekorlardan bir haber yok.

Belkide bizi fazlaca tasarlanmış olimpiyatlar bekliyor. İnternet ve Web 2.0 akımı sonrası gerçekleştirelecek olan olimpiyatlar yeni tarihsel gelişmelerden nasibini alarak, artık daha kişiye özgü yapıldığı fiziksel mekandan kopuk ama daha bilgiye dayalı bir şekle bürünüyor olabilir.

23.06.2007

Adaletli Sıralama Açık Hesaplama Gerektirir

Açık Toplum Partisi gibi bir siyasi parti olsaydı seçimlerde, oy vermeyi düşünürdüm. Açık toplum açık teknoloji gerektirir. Teknoloji dedğimizde artık sadece LAZER anlamıyoruz tabi. Özellikle iletişim ve Internet teknolojisindeki gelişmeler –telekom altyapısından bloglara, arama motorlarından sosyal web 2.0 servislerine– şu anda içinde olduğumuz toplumu tarihte hiç olmadığı hızda dönüştürüyor. Bu dönüşümde yazılan her kod parçası, her işlem, her hesap, sisteme gömülen her kural toplumun kodu olarak belirir. Açık kod açık toplum demektir.

Türkiye’de toplum dönüştürücü teknolojilerden ikisi, yeni Blograzzi girişimi ve oldukça yaygın kullanılan Pilli Network, ortak bir özelliğe sahip: verdikleri servislerde açıklık göstermiyorlar.blograzzi-logo.gif

Blograzzi’nin “bir formülü”

Yeni açılan blog sıralama sitesi Blograzzi Türkiye’nin “en iyi” bloglarını sıralandırıyor. Blogların sıralaması bir kaç farklı puanın birlikte hesaplanmasıyla yapılıyor. Puanların nasıl harmanladığı sitede şöyle açıklanmış:

Blograzzi Puanı, Blograzzi’nin blogla ilgili Internetten derlediği tüm istatistikleri [Technorati ve Alexa Türkiye], kullanıcı oylamaları, favorileri ve yorumları ile birlikte kullanarak ağırlıklı olarak hesapladığı bir formüle dayanır.

Bir formül? Türkçe’de gizli kapalı bir şeyi kibarca ifade etmek için önüne “bir” koyarız. Bir köşe yazarı, bir kaynağa göre, bir söylentiye göre, bir televizyon kanalı gibi… Blograzzi’yi geliştirmeye devam eden sitenin kurucusu Arda Kutsal‘dan bu bahsedilen “bir formülü” herkese açık bir şekilde ifade etmesini istiyoruz.pilli-logo.gif

Pilli Network’ün “karmaşık algoritması”

Gelir dağılımı blog yazma ağı Pilli Network yazarlara kısa yazılarına olan ilgiye göre reklam gelirlerini dağıtıyor. Herkese örnek olması gereken bir sistem. Ancak açıklık konusunda bir problem var. Pilli gelir paylaşmayı nasıl hesaplıyor? Pilli.com’da şöyle açıklanmış:

Okunma oranlarını yorumlayan, olası yanlışlıkları gideren karmaşık bir algoritmamız var. Biz bir sitenin günlük gelirini giriyoruz, o bize kimin hesabına ne kadar para ekleyeceğimizi söylüyor.

Karmaşık bir algoritma? Biz soruyoruz o söylüyor? Kim? O kadar karmaşık ki size gösteremeyiz. Pilli ekibinden bu “karmaşık algoritmayı” herkese açmasını istiyoruz.

Pilli Network ve Blograzzi sistemlerindeki bu gizli hesaplarını açarlarsa sadece şu andaki kullanıcılarına adaletli davranmış olmayacaklar aynı zamanda Türkiye’de hızla gelmekte olan yeni nesil sistem tasarımcılarını da olumlu etkileyecekler.

21.06.2007

Kullan-At Eposta Adresleri

Kullan-at eposta servisi GuerrillaMail isteyen herkese 15 dakika sonra kendini yok eden bir eposta adresi veriyor. Rastgele yaratılan email adresini verilen süre içinde okuyabilir ve bu adresten istediğiniz kadar eposta atabilirsiniz. Anonim sevenler ve anonim kalmak isteyenlere…

guerrilla_mail_logo.gif

Ali Miharbi’nin Spam’i Sev ve Koru yazısından sonra kullan-at eposta adreslerini yazmayı düşündüm. Spam bir bela, bir kültürel olgu, bir davranış biçimi, gerçek, gizli, saklı, yan, teknoloji, çöp, hedef, istenmeyen, istenen, para, kara, karma, karışık, aktif, pasif, bir, fenomen. Bu şartlarda, her şeyin her zaman her yerde her şekilde kaydedildiği izlenen çözümlenen örüntülü örülen görülen aranan bulunan biriken biriktirmeli kategorili alt üst bir hayatta kimliksiz kalmak davranmak yaşamak isteyenler için geçici atıcı atılgan sistemler gerek. Kullan at eposta servis anonim kal. İster spam at ister gizli aşk mektubu kullan at bir nefes al.

Daha önce bildirgec.org’da da farklı farklı kullan-at eposta servisleri yazılmış.

10 Dakikalık Kullan-At Eposta Servisi
http://10minutemail.com/

24 Saatlik Kullan-At Eposta Servisi (Türkçe)
http://www.kolayeposta.com/

Kullan-at SMS servisi var mı? Başka ne tür kullan-at servis isterdiniz, bu yazıya yorum olarak yazın.

20.06.2007

Spam'i Sev ve Koru

Birçoğumuz emaillerimiz arasında, filtrelerden geçmeyi başarmış, tuhaf, fazlaca bir anlam ifade etmeyen mesajlar almışızdır. Bugün çoğu email servisi değişik spam filtreleme yöntemleri kullanıyor. Spam’ciler bu filtreleri altetmek için değişik stratejiler uyguluyorlar. Bunlar arasında sık sık karşılaştıklarımız, bilerek yazım hataları yapmak, karakterleri görsel olarak benzeyen başka karakterlerle değiştirmek (örn€91n bu $3kilde) veya metni resim haline getirmek, dahası filtrelerin karakter tanıma özelliği olma olasılığına karşı, web sitelerine bilgisayar programlarının otomatik olarak üye olmasını engellemekte kullanılan CAPTCHA‘ya benzer bir şekilde, deforme karakter resimleri kullanmak gibi yöntemler… Tüm bunların yanında belki de en ilginç olanı, 18.yy matematikçisi Bayes’in teoremini bir emailin spam olup olmama olasılığını zamanla istatistiksel olarak oluşturmakta kullanan, başka bir deyişle neyin spam olup neyin olmadığını kullanıcının spam’leri işaretlemesi yoluyla öğrenen sistemlere karşı geliştirilen stratejiler. Bunlar arasında, anlamsız, reklamı yapılan ürünle veya verilmek istenen mesajla tamamen bağlantısız bir kelime çorbası hazırlamaktan, Web’den kolay ulaşılabilir, popüler, edebi veya dini herhangi bir metnin içinden rastgele, DadaDodo programının çalışma şekline benzer biçimde kelimelerin yan yana bulunma olasılıklarına göre, veya dissociated press algoritması gibi bir söz dizisinin son kısmını metnin diğer kısımlarında arayarak, bulunan sonuç ile anlatıyı sürdürmeye kadar değişebilen varyasyonlar sayılabilir. Oluşturulan bu metinler, istatistiksel verilerle eğitilen filtrelerin kafasını karıştırırken, aralarında bazen kulağa oldukça şiirsel gelen yazılara da rastlanabiliyor.

The Brothers McLeod, Bayes filtrelerini atlatmak için üretilmiş spam metinlerini kullanarak, Spamland adında, başrollerinde, normalde gözümüz görmesin dediğimiz bu metinlerin aslında ilgi çekici olabildiklerine işaret eden tuhaf çizgi-yaratıkların oynadığı bir animasyon serisi yapmışlar.

spamland_blah.jpg spamland160x95.jpg
spamland-2-160x95.jpg spamland3-160x95.jpg

Bu kısa animasyonlar, hiçbir yere varmayan bir anlatı ve kopyala-yapıştır şeklinde oluşturulmuş hissi veren cümleleri ile sürrealistlerin ve dadaistlerin yazdıkları şiir ve hikayeleri anımsatıyor insana. 1920′lere gidecek olursak, Tristan Tzara‘nın önerdiği dadaist şiir yazma yöntemi, şimdi bilgisayarların filtrelerden geçmek için kullandıkları algoritmaların en basitini andırıyor:

DADAİST BİR ŞİİR HAZIRLAMAK (Tristan Tzara, 1920)
Bir gazete al.
Bir makas al.
Gazeteden, oluşturmak istediğin şiirin uzunluğunda bir makale seç.
Makaleyi kes.
Daha sonra makaledeki kelimeleri ayrı ayrı dikkatlice kes ve bir torbaya doldur.
Usulca çalkala.
Sonra her birini, birbiri ardından çek.
Kelimeleri özenle, torbadan çekilme sıralarına göre not al.
[...]

1959′da ressam ve yazar Brion Gysin gazeteleri parçalar halinde kesip tekrar düzenleyerek bu yöntemi, cut-up yazım tekniği ile tanınan, Çıplak Şölen‘in (Naked Lunch) yazarı William S. Burroughs ile beraber geliştirdi. Bu yöntem de şu şekilde özetlenebilir:

[...] Bir sayfa alın. Bu sayfa gibi. Ortadan dikey ve yatay olarak kesin. 1, 2, 3, 4 olarak dört bölüm oluşacak. Birinci bölüm ile dördüncünün, ikinci bölüm ile üçüncünün yerini değiştirin. Artık yeni bir sayfanız var. Bu sayfa bazen aynı şeyleri söyler, bazen oldukça değişik. Politik konuşmaları kesmek ilginç uygulamalardandır. Sonuçta ortaya çıkan metin kesinlikle bir şeyler söyleyecektir ve bunu belirli bir açıklıkta yapacaktır. [...]

Buna benzer yöntemler daha sonra popüler kültürde, örneğin David Bowie, Kurt Cobain, Thom Yorke tarafından şarkı sözü yazmak için kullanılmıştı.

Bugünkü durumda, eskiye göre önemli farklar göze çarpıyor:

Bunlardan bir tanesi, metnin artık sadece insanlar değil makinalar tarafından da oluşturulabiliyor olması. Bu potansiyele, daha önce ilk dönem İnternet sanatçıları The Plagiarist Manifesto (1998) benzeri projelerle dikkat çekmişlerdi. Hatta karmaşık algoritmalar yardımıyla bazen makinalar sürrealizmin spontaneliğine/kendiliğindenliğine benzer bir şekilde ‘kararlar’ bile verebiliyor.

Bir başka önemli fark da, şu ana kadar, metinlere uygulanan cut-up teknikleri hep sanat, edebiyat, tasarım, müzik gibi konularda deneysel yöntemler olarak kullanılmışken, bugün insanların bundan yasadışı da olsa para kazanmanın bir yolunu bulmuş olmaları. Bir açıdan sanatçıların buluntu nesne, imge veya kavramları parçalayıp tekrardan biraraya getirme işlevini kısmen spam’ciler üstlenmişler gibi. Sanatçılar da tekrardan organize olmuş bu yapıları hazıryapım olarak kullanıyor veya daha başka yapılarla veya yöntemlerle tekrardan biçimlendiriyorlar.

Bugün, İnternet’in en sevilmeyen öğelerinden olan spam’lere estetik stratejilerle yaklaşan diğer işlere şu örnekleri gösterebiliriz:

18.06.2007

Son Teknolojiyi Plazmayla Yakaladık

cory-arcangel-plasma

cory-arcangel-plasma2

Panasonic TH42PV60 Plasma Screen Burn, Cory Arcangel

Evinizin başköşesine, koltuğun tam karşısına koyduğunuz televizyonun eskisini artık plazmayla değiştiriyorsunuz. Eskiden ancak uzay filmlerinde görülebilen plazmalar 5-6 yıl önce haber bültenlerinde spikerin sağında solunda gözükmeye başladı. Ekranında kanalın logosu dönen plazma ne kadar büyükse en kaliteli kanal oydu. Sonra genel geçer tüm talk şovlarda dekor oldu plazmalar, hatta plazma duvarlar. Bir süre sonra ancak erişilmez haber kanallarının ulaşılmaz yıldız tv şovlarının kullanabileceği plazmalar “tüketicilere” lüks gelmeye başladı. O noktadan sonra gazetelerde boy boy fotoğraflı süper teknolojik ultra lüks plazma televizyonlar boy gösterdi. Teknosa’dan Vestel Pazarlama’ya herkes Çin’den getirdikleri plazmalarla hazırlanmış tüketicilere malları pompalamaya başladılar.

Bu yazının geri kalanını okuyun »